İnkılapçı Atatürk

Bütün vasıflarının üstünde, Atatürk, büyük bir vatandaştı. Fani idi: yaşadı ve öldü. Eseri, bu milli ve müstakil devlettir. Mesleğine «Kemalizm» adını veriyoruz. Mustafa Kemal’i izah etmek istediği­miz zaman iki sıfatı bilhassa hatıra ge­liyor:

-Asker ve İnkılapçı.

Memleketi, inkılap zaferi kurtarmıştır. 19 Mayıs 1919’da onun muvaffak olup olmayacağını düşünen bizler, 9 Eylül 1922’de kendi kendimize soruyorduk; acaba bu zaferi, ne yapacaktı?

Bir taç gibi başına mı giyecekti? Bir miras gibi harcayacak mıydı? Yoksa, onun inkıraz müesseselerinin eline mi teslim edecekti?

Mustafa Kemal, zaferi yalnız kazan­mayı değil, kullanmayı da bilmiştir. Okumuşsunuzdur, büyük nutkun başında bir vaziyet tasviri vardır. Atatürk, bu tasvirde kısa cümlelerle 19 Mayıs 1919’da Samsun’a ayak bastığı zaman, Türkiye’nin siyasi ve askeri vaziyeti nasıl göründüğünü izah eder. Eğer 9 Eylül 1922’de İzmir’e ayak bastığı zaman, ay­nı adam, Türkiye’nin milli ve içtimai vaziyetini anlatmak isteseydi, daha az facialı bir levha karşısında bulunmamıştık.

Bir asırdan beri devam eden nizam ve medeniyet mücadelesini bitirmek, geri müesseseleri yıkmak, cemiyeti hamle almaktan meneden hayat ve kültür tezatlarını tasfiye etmek, yeni milli oluş­manın esaslarını kurmak lazımdı. Dahi asker, vazifesi daha az güç olmayan ce­sur ve basiretli ıslahatçı ile nöbet değiştirecekti.

Yeni Türkiye’nin tarihini hepimiz bili­yoruz. Burada inkılapçı Atatürk’ün eserlerini sayarak basit bir kronoloji yapmak istemiyorum. Fakat yeni Türkiye kurucusunun bazı hususiyetleri üzerin­de durmamak imkansızdır.

Mustafa Kemal kendini batıl itikat­lardan koruduğu kadar sekter ve dogmatik de olmamıştır. Ne gökten haber getirmek, ne de hadis söylemek iddiasında idi. O yaşadığı kadar, Kemalizm, dinamik, ilerleyici ve hakikatçi karak­terlerini muhafaza etmiştir. Mesleğine nazariye ve usul taassubu değil, gaye aşkı hakim olmuştur. Devamlı bir araştı­rıcılık, tecrübe ve münakaşa O’nu daima daha iyiyi bulmaya sevk etti. Dil için nasıl çalıştığını yakından takip et­mişizdir. Gayesi, Türk dilini milli oldu­ğu kadar, yeni çağ kültürünün bütün ihtiyaçlarına cevap veren mükemmel bir lisan haline getirmekti. Birçok araştır­malar, tecrübeler, zorlama ve bırakma­lar arasında Atatürk hiçbir zaman ga­yeye bağlılıktan ayrılmadı. İlk fikre saplanıp kuvvet ve kudretini onu söktürmeye sarf eden küçük bir kibir değil, din­lemekten, sormaktan, aramaktan ve kati kararını en sona saklamaktan çekinmeyen büyük bir gurur sahibi idi. Sevdiği şey, itaat edilmekten fazla inanılmaktı.

Fakat olgun bir kararı tatbik edeceği zaman, iradesi kükrediği kadar, dehası, en kolay ve kestirme usulleri bulmakta müstesna bir hüner gösterdi. Yeni Türk alfabesinin ilk şekillerini kendisine götürdüğümüz zaman komisyonun en aşa­ğı beş senelik bir geçiş devresi düşündüğünü söylemiştim. Gazeteler evvela birer sütunlarını yeni harflere hasrede­cekler, yavaş yavaş bu sütun sayısı artacak, nihayet bütün gazeteler yeni harflerle çıkacaktı. Mektepler için de buna benzer dereceli usuller düşünmüş­tük.

Dikkatle dinledikten sonra bir daha sordu:

Demek beş sene düşündünüz?

– Evet!

Üç ay! dedi. Donakaldım: Üç ay! Üç ay içinde bütün memleket neşriyatı latin harflerine değişecekti, ilave etti:

Ya üç ayda tatbik edebiliriz, yahut hiç tatbik edemeyiz. Sizin Arap harflerine bırakacağınız sütunlar yok mu, onların adedi bire de inse herkes yalnız o sütunu okur; ve beş sene sonra, tıpkı yarın başlar gibi başlamaya mecbur oluruz. Hele arada bir buhran, bir harp çı­karsa attığımız adımları da geri alırız.

Hakikati söylemek lazım gelirse neticesini görünceye kadar alfabe inkılabının bu kadar kolay muvaffak olacağına inanmamıştım. Senelerce sıfıra yakın bir tiraja düşeceğini zannettiğimiz gazete­ler bile birkaç ay sonra eski sürüm rakamlarını bulmuşlardı.

Belki dikkat edenler olmuştur, senelerden beri, «Kemalist» tabirini «milliyet­çi» sözüne tercih ediyoruz. Bunun bir sebebi vardır: Kemalist, garpçı, laik ve cumhuriyetçi, milliyetçi demektir. Sadece milliyetçilik, muhafazakar ve gelenekçi manasına da alınabilir ve en geri softa taassuplarının müdafaası için maske olarak kullanılabilir. Bir takım ah­lak, gelenek ve adetler milli olmakla müdafaa edildikleri zaman, bir milliyetçi için onları milliyetçiliğin aykırı telakkisine karşı münakaşa etmek güç­tür. Kemalizm, Türk milliyetçiliğini, garpçılık, laisizm ve cumhuriyetçilikle tezat teşkil eden maddi ve manevi müesseselerden, adet ve geleneklerden tasfi­ye etmektedir. İnkılaplarımız, Kemalizm tabiri içinde ahenkli, insicamlı bir bütün teşkil ediyor.

Bilhassa laisizm, yeni milli oluşmanın vahdet mayasıdır. Tek kan ve tek dil sahibi ileri milletlerin bile, mezhep ayrılığı ile nasıl dağılmakta olduklarını Balkanlarda görmeye başlıyoruz. Yeni Türkiye’nin en büyük kuvveti vahdeti ve tecanüsün başlıca âmili de cemiyet içinde yalnız sınıf kavgalarına nihayet ve­ren prensiplerimiz değil, mezhep ve tarikat ayrılıklarını önleyen tefekkür ve vicdan hürriyeti üstüne dayanmış bir­leştirici ve kaynaştırıcı Kemalizm terbiyesi olmuştur.

Üstlerinde hiçbir baskı, müdahale ve zor his olunmayan hür müesseseler ve hür vicdanlar memleketiyiz. Bu mem­lekette ahlak her zamandan daha kuv­vetli, şeref hissi her zamandan daha derin maneviyat her zamandan daha yüksektir. Riya mahkumlarının esir ruhları içinden fazilet ve fedakarlık ahlakı doğamaz.

Devlet ve fert, birini halk hayrına çalışmaktan, ötekini maddi manevi sâyi hürriyetinden hiç bir müdahale altında değildirler. Laisizm, bizde, asırlardan beri dil, kan, hatta din birliğine rağmen halk yığınlarını bin parçaya bölen hazin mücadelenin nihayeti, en sağlam vah­det olan terbiye ve kültür birliğinin başlangıcı olmuştur.

Kemalizm kapalı bir zindan değil, açık ve aydınlık bir yol, durduran, don­duran ve saplayan bir cebir değil, daima ileriye ve tekamüle sevk eden bir hare­ket ifadesidir. Banisine karşı işleyeceğimiz en büyük günah onu kutsileştirmek ve mesleğine karşı en büyük hıyanet onu dinleştirmek olur. Atatürk, zekayı yaratmaktan; cemiyeti ilerlemekten; tefekkürü, hürriyet içinde düşünmekten ve aranmaktan meneden bütün dogmaların düşmanı idi. Kendisi bize prensipler verip ve istikametler gösterip ölmüştür. Bu prensip ve istikametler yeni Türk alemi arasındaki tezatları bir tarafa atar. Bizi gerilemekten korur. Fakat on­lar, hiçbir zaman gelecek nesilleri daha ileri gitmekten alıkoyan donmuş itikatlar haline getirilmemek lazımdır.

Bir gün Türk Cumhuriyeti için nasıl bir arma şekilleri bulmak lazım geldiğini münakaşa ediyorduk. Arkadaşlardan biri kurdu tavsiye etti, Atatürk sordu;

Ne kurdu?

– Bozkurt.

Ve uzun hikayesini anlattık. Gülümseyerek:

Masalları bırakınız, dedi: Her şeyin kaynağı insan zekasıdır. Siz bana bir zeka timsali arayınız!

Atatürk, eserinin kuvvet ve devamına inanırdı. Kendi yanında, ölümünden bahsetmek daima güç olmuştur. Fakat bu ihtimal herhangi bir vesile ile ortaya çıktığı zaman şu görülmüştür ki ölümünden hiç endişe etmeyen bizzat ken­disi idi. Çünkü eserinin ilk hassası, kurtarıcı olmaktı; milli kurtuluşun tek ça­resi olmaktı; büyük bir Türk istikbali­nin en doğru yolu olmaktı. Bilhassa sekiz on tecrübe ve muvaffakıyet senesi geçirdikten sonra, bir milletin kendi kurtuluşunu temin eden yoldan ayrılacağı zannında bulunmak için bu halkı ve O’nun münevverlerini Atatürk’ten çok az tanımak lazımdı.

İşte mukadder geldi, çattı. Atatürk bir avuç toprağa gömülmüştür. Eseri bütün hayat ve kudreti ile inkişaftadır. Ne maddesi, ne manası zerre kadar yıpranmamıştır.

Hayranız sana muzaffer kumandan emsalsiz İnkılapçı!

Sen bu failleri arkandan ağlatmadın!


Falih Rıfkı Atay, 10 Kasım 1946, Son Posta