Hasan Rıza’dan Atatürk’ün Hayatına Ait Bilmediğimiz İki Hatıra

Atatürk’ün son günlerinde baş ucundan hiç ayrılmadım. Bu müd­det zarfında, dertlerini ve atiye ait emellerini daima kendi ağzın­dan dinledim. Atatürk. O ne muaz­zam bir insandı…

Rahmetli Ata’nın kâtibi umumisi Hasan Rıza Soyak’ın evinde, kendisi ile karşı karşıyayım. O büyük bir teessür ve heyecan içinde hem ko­nuşuyor, hem güya pencereden dı­şarısını seyretmek bahanesi ile ıslak gözlerini benden kaçırmaya çalıyor.

– Atatürk, çalışmaları sırasın­da, zaman, mekan ve hatta imkan mefhumları ile katiyyen alâkalı değildi. Nerede ve hangi şartlar al­tında olursa olsun, resmi, milli veya vatani bir vazife tahakkuk etti mi, derhal onun ifasına çalışırdı. Çok defa, herhangi bir gezi anın­da, kırda, bayırda ısrarı üzerine otomobil içinde çalıştığımız ve ev­rak tetkik ettiğimiz zamanlar ol­muştur. Eğlenirken, beni veya bir vazifeliyi görünce, derhal «beni mi istiyorsunuz?» der ve müsbet cevap alınca, eğlenceyi bırakır ve vazifeliyi takip ederdi. Bütün va­zifeliler, maiyetinde çalışanlar, kendisini her karar verdiğimiz daki­kada; uykuda olsa bile, uyandır­mak salâhiyetini haizdik, Atatürk, eline gelen bir işi bitirmeden rahat edemezdi. Zaruret mevcut değilse işi ileriye bırakmak âdeti değildi! Bazen hiç durmadan okuduğu, kırk sekiz saat çalıştığı da vakidir.

Atatürkün çalışma hayatına dair bir hatıra anlatır mısınız?

– Bir İstanbul seyahatinden Ankara’ya dönmüştüm. Derhal köş­ke gittim, hizmetçilere, Atatürk’ün ne vaziyette olduğunu sordum. «İki gün, iki gece mütemadiyen okuyor, bir kaç defa banyo yaptı ve şez­longda istirahat etti.» dediler. He­men yatak odasına girdim. Atatürk, koltuğa bağdaş kurmuş oturuyor­du. Ekseriya bu şekilde otururdu. Elinde bir tarih kitabı vardı, bi­tirmeye çalışıyordu. Bana; «Hoş geldin» dedikten sonra: «Elime bir kitap geçti, bilmem ne zamandan beri okuyorum» diye ilâve etti.

– Yorulmadınız mı Paşam? di­ye sordum.

Hayır, dedi. Yalnız gözlerim yaşarıyor; fakat, onun da çaresini buldum. Biraz tülbent aldırttım ve parça parça kestirttim. Bu par­çalarla gözlerimi siliyorum.

İşte bu misal Atatürk’ün çalış­mada zaman mefhumunu tanıma­dığını gösterir.

Atatürk, her vazifelinin üze­rine aldığı işleri, aklını, zekâsını ve kanunî salâhiyetlerini son had­dine kadar kullanarak, zamanında halletmeye çalışmasını ve mesuli­yet deruhde etmekten çekinmemesini isterdi. Alâkalı ve vazifelilerin mütalaalarını dinlemeden, hattâ kendileri ile müzakere etmeden bir mesele hakkındaki noktai nazarını bildirmezdi. Ben, maiyetindeki bü­tün vazife hayatım esnasında ko­nuşmadan ve fikir teati etmeden bir emir aldığımı hatırlamıyorum. Aynı zamanda, bir çok konuşma­larımızda kendisine aklıma gelen her hangi bir mütalaayı arz etmekten çekinmek hissine kapıldığımı hatırlamıyorum.

Tetkike dayanmayan istizahlara çok sinirlenirdi. Bu şekilde hareket edenlere; ‘Senin kafan işlemiyor mu! Bir mütalaanı yok mu?’ derdi. Ka­fası işlemeyen ve her ne sebebi olursa olsun, katasını yormak lü­zumunu duymayan insanları müsbet ve semereli iş yapmak kabili­yetinden mahrum, manasız ve çe­kilmez mahlûklar telâkki ederdi. Bir vazifenin ifasında, içerisinde bulunduğu vaziyetin imkân ve şartlarını hiç nazarı dikkate almadığı­na ise, bütün hayatı şahitdir. Bu hasleti, hesapsız kitapsız hareket­lerden ve maceralardan dikkatle ayırmak lâzımdır. Çünkü Atatür­k’ün hayatında hiç mevcut olmayan şey; maceradır. Bütün hareketleri eşsiz ve derin bir ileri görüşe; en ince hesaplara müstenittir. Bun­dan dolayıdır ki, her teşebbüsünde muvaffak olmuştur.

Vazife uğrunda yapmadığı ve yapmayacağı fedakarlık yoktu. Mü­cadele için, Anadoluya geçmeden evvel millet ve vatan uğrunda bü­yük vazifeler aldığı ve imparator­luğun bir köşesinden diğer köşesi­ne mütemadiyen koştuğu malumdur. Bir gün, hem de âtinin ümitsiz ve karanlık olduğu bir de­virde, O’nu bütün hayatı boyunca kazandıklarını bir an içinde nasıl omzundan silkip attığını görüyo­ruz. Muzaffer olduktan ve şöhretin şahikasına çıktıktan sonra da, ken­disine vazife telakki ettiği inkılap hamleleri uğrunda aynı yüksek feragat ve fedakarlık duygularının izlerine tesadüf ediyoruz. Biliyor­sunuz ki, yapılan inkılaplar, her­kesi birer cephesinden incitecek ve yaralayacak mahiyette idi. De­nilebilir ki, bu ameliyeler, içtimai bünyemizin her uzvunu içine alı­yordu. Halkın tahteşşuurunda ve vicdanında mukaddes itikatlar ha­line gelmiş bir çok hurafe ve safsa­taları koparıp atmak lazımdı. Bun­lar yapılmadan, fikir ve vicdan hürriyetinden bahsedilemezdi. Fi­kir ve vicdan hürriyeti ve aklın hakimiyeti olmayınca da, bütün hürriyetlerine sahip gayeli bir halk idaresi kurmak imkansızdı. Bunu muhakkak yapmak lazımdı ama bir mukabil hareket her şeyi, bu meyanda kendisini de süpürüp götürebilirdi. Bir Amerikalı kadın gazeteci, Atatürk’e:

– İşlerinizde nasıl muvaf­fak oluyorsunuz? diye sormuş ve şu cevabı almıştı:

– Ben, bir işte nasıl muvaffak olacağımı düşünmem. O işe neler mâni olur, diye düşünürüm. Engelleri kaldırdım mı iş kendi ken­dine yürür.

Bilhassa, inkılap hareketlerinde, bu itiyat çok barizdir. Filhakika, mâniler zail olunca, kütlenin ga­yeye doğru yürüyüşü hızlanmış ve gide gide bugünkü şuurlu ve ka­rarlı mücahede halini almıştı.

Biliyorsunuz ki, bu İnkılaplar yapılırken, o da bir takım ciddi hadiselerden sonra, siyasi hürriyetler üzerine bazı kayıtlar kon­muştur. Atatürk, bundan daima büyük ızdırap duydu. Hele, bazı vazifedarların, günlük işlerde, şahsi fikir ve arzularını yürütmek için bu kayıtlardan istifade etme­ye yeltenmeleri, ızdırabını müte­madiyen arttırıyordu. Bundan do­layı, vakit vakit daha sıhhatli bir vücut elde etmek için içtimai bün­yeye açılmış yaraların iyi olup ol­madığım kontrol etmek lüzumunu hissediyordu.

Serbest Fırka, bu ihtiyaçdan doğ­muştur. O zaman başlayan müca­dele en son şiddetine vardığı ve bir çok yerlerde tekkelerin süpürüldüğü; hattâ fes bile ısmarlandığı yolunda haberler gelmeye başladığı bir gündü. Yanına girmiştim. Yatak odasında, yeni kalkmış, ga­zeteleri okuyordu. Beni görünce, her zaman olduğu gibi; Ne haber, dedi, mevcut ha­berleri heyecanla anlattım. Her zamanki sükûnetini muhafaza edi­yor ve dikkatle beni dinliyordu. Maruzatımı bitirdikten sonra: Şimdi ne olacak Paşam? dedim.

«-Benim düşündüğüm gibi düşünülmüş ve hareket edilmiş olsa idi, böyle bir vaziyet hasıl olmazdı. Fakat olan olmuştur, çocuk, biz, işimize bakalım. Şimdi yapacağımız iş basit­tir, Devlet Reisliğinden çekilmek ve partinin başına geçmek. Kar­şı taraftaki arkadaşlarla müşte­reken evvelâ anarşi ve irtica istidatlarını ortadan kaldırmak, ondan sonra da sükûnet ve sa­mimiyetle yolumuza devam et­mek. Belki bu suretle gayeye da­ha kolay vasıl oluruz», dedi.

Bunun üzerine, ben de bugün, büyük hicapla hatırladığım dar bir zihniyetle:

Ya iktidara geçerlerse? de­dim. Yüzü karıştı, müteessir olmuş­tu.. Dudakları büzüldü; belli idi ki incinmişti. Sesini biraz yük­selterek cevap verdi:

«-Olabilir biz, hiç bir za­man daima iktidar ve mevkide kalacağız iddiasında bulunmadık ki…»

Gafilâne devam ettim:

– Ya inkılap esaslarından in­hiraf ederlerse? Suali ağzımdan döküldü. Yüzü tekrar değişti, mavi göz­lerinde mesut âtiye olan sarsıl­maz imanının şimşekleri çaktı; sesi biraz daha çelikleşti:

– Haaa!.. Bak işte bu ol­maz, dedi. İnkılabın hedefini kavramış olanlar, daima onu muha­fazaya muktedir olacaklardır.

Cumhuriyeti inkılapla beraber kül halinde en lâyik ve emin bir zümreye, gençliğe emanet etmiş­ti; müsterihti. Ben de sükunet bulmuştum. Yanından ayrıldım, sonra ne oldu; bu mevzuumuz haricindedir. Şu kadarını söyleyeyim ki, Serbest Fırka’nın kendi kendine dağılmasında Atatürk’ün tesiri yoktur. Ben, bu konuşmayı anlatmakla vazife hususundaki feragatine bir mi­sal vermek maksadını takip et­tim.

Bu bahiste, bir hadiseyi daha hikaye edeceğim:

Hatay için, Fransızlarla yapı­lan müzakerelerin bir safhasın­da Atatürk, ânî bir kararla ce­nuba doğru epeyce nümayişli bir seyahate çıkmıştı. Bundan bazı zevat endişeye düşmüş, Türkiye’nin Fransa ile silâhlı bir ihtilâfa sürüklenmesi ihtimalinden bah­setmeye başlamışlardı. Kendisine endişeleri ve söyle­nenleri arzettim; gülümsedi:

– Ne münasebet efendim, de­di. Bu benim şahsî meselemdir. Keyfiyeti Büyük Elçiye tâ bida­yette açıkça ifade ettim. Dünya­nın bu durumunda, böyle bir meselenin Türkiye ile Fransa arasında müsellâh bir ihtilâfa müncer olması kafiyen varid de­ğildir. Fakat ben, bunu da he­saba kattım ve kararımı vermiş bulunuyorum. Şayet ufukta, bu yolda binde bir ihtimal belirir­se, Türkiye Cumhur Reisliği’nden ve hattâ B.M. Meclisi azalığından çekileceğim ve bir fert olarak bana iltihak edecek bir kaç arkadaşla beraber Hatay’a gireceğim. Oradakilerle el ele verip mücadeleye devam edece­ğim.

Hiç bir zaman böyle bir ihti­mal belirmedi. Ve Atatürk’ün bir vatan parçası için, bir vatandaş gibi vazife alarak tekrar, fillen mücadeleye girişmesine lüzum hasıl olmadı; fakat, bu arada, menhus hastalık baş gösterdi. Doktorlar, kendisine bir ay ka­dar tam istirahat tavsiye ettiler. Ondan sonra da, odasında ve ni­hayet ev içinde gezmesine mü­saade ettiler. İşte, bu sıralarda ve Hatay’a ait müzakerelerin en nazik bir ânında, karşı taraf, bütün dünyaya, Atatürk’e inme indiğini ve ümitsiz bir halde ya­tağa düştüğünü yaymaya başla­dılar. Hareketin mânası ve he­defi açıktı. Bunu behemehal ön­lemek lâzımdı. Büyük Adam, derhal kararını verdi, bütün tavsiye ve ısrarlara rağmen cenub vilâ­yetlerimize çok yorucu ve sıhha­ti için çok tehlikeli bir seyahat yaptı. Bu suretle, oynanmak is­tenilen oyunu suya düşürmüş ise de, ne yazık ki, hastalıktan kur­tulma şansını da bile bile sıfıra indirmişti. İşte, Atatürkün çalışma tarzı ve vazife telâkkisi.


Röportaj: Necdet EVLİYAGİL, Cumhuriyet Gazetesi, 10 Kasım 1949