Faruk Nafiz Çamlıbel, Ata’mız Bir İdealdir Ölmez

Faruk Nafiz Çamlıbel, Ata’mız Bir İdealdir Ölmez, Yedi Gün, 15 Kasım 1938

Şüphesiz her büyük adamın bir veya birkaç eseri vardır. Cemiyet, ister o adamı, ister o adamın eserlerini kaybetsin, onun büyük hâtırasını ömrünce saklamayı vazife tanır. Büyüklük, ne adamın, ne eserinin hayatına bağlı değildir. Fakat büyüklüklerin arasındaki fark, eserlerin hayatiyle ölçülür. Tıpkı sanatta olduğu gibi… Zaptettiği kıt’aları elinde tutan kahraman da büyüktür, elinden kaçıran kahraman da! Yalnız mukayese ettiğimiz zaman, birincisine, ikincisinden daha yüksek bir yer ayırırız. 

Atatürk, cihan tarihini dolduran bu nevi kahramanlıklardan hiçbiriyle kıyas kabul edemez. Eseri onun kadar, sade mensup olduğu muhite değil, dünya cemiyetine sirayet etmiş ikinci bir ad kimin hatırındadır? Yolda şapkasıyla selâm veren bir dost, yüzü peçesiz dolaşan bir kadın, mektebin aynı sırasında okuyan kız ve erkek çocuk, milletin sonsuz hayatında, O’nu nesilden nesile nakledecek binlerce hâtıradan birkaçıdır. Gazeteyi soldan sağa okurken düşünüyoruz ki, bu O’nun eseridir, memlekette yaptığımız her tren yolculuğu bize O’nu hatırlatıyor, millî dilimizde hâkim olan O’nun üslübudur. Çalışan fabrikada, işleyen bankada, günden güne canlanan ticaret ve ziraatte görülen hep O’dur… Memleketimizde, doğru, yeni, güzel, her şeyin tarihi hemen O’nunla başlıyor. Yarınki çocuklar babalarına hangi eserin iptidasını sorsalar O’nun adını işitecekler. 

Her zerrede Hâlikı seyreden mutasavvıflara hak vermemek elden gelmiyor: O’nun kılıcıyla çizdiği memleket hudutları içinde her manzara, her hareket, O’ndan bir hâtıradır. Her şeyde O’nu görüyoruz. Bugünkü cemiyetle dünkü arasında ne münasebet var? Dışımızdan içimize kadar düne benzeyen nemiz kaldı? Hiçbir cihangirin, hiçbir kâşifin, hiçbir sanatkârın yapamadığını yapan O değil mi? Biz, cemiyet olarak da, fert olarak da O’nun eseriyiz… Bizden çıkacak eserler de O’nundur. 

Türk tarihinin asırlardan beri asık duran yüzüne ilk tebessümü işleyen, o yüzden gözyaşlarını silen ve onun gözlerine en aydınlık ufukları işaret eden kudretli el O’nun eliydi. O’nun zekâsı, memleketin bütün kuvvetlerini, her cepheden idare ediyordu. Bizi bize anlatan O’nun dudakları oldu. Biz, O’nun gözlerine bakmakla yeisten ümide, dertten dermana geçtik. Kendi topraklarımızda bile tereddütle yürüyen ayaklarımız, ancak O’na adım uydurmakla bükülmez bir salâbete erişti ve biz yeryüzünde ayak seslerimizi aksettirecek bir heybete erdik. Düşüncemiz O’nun düşüncesi, duygumuz O’nun duygusu idi. 

Bugün O gitti, fakat kendisini bize verdikten, bizi kendisinin birer mâkesi yaptıktan sonra gitti. Gitmeseydi, kim bilir, daha ne olacaktık! 

O’ndan bahsederken ‘Öldü’ diyen dil ve kalem tutuluyor. Ölüm kelimesi, O’na nispet edildiği zamanki kadar, hiçbir vakit acı bir ifade almamıştır. Milyonlara can veren birinin cansız kalışı, zekânın çözemeyeceği bir muamma oluyor. 

Bugün bizim duyduğumuz acı, hiçbir asırda, hiçbir millete nasip olmamıştır. Bu acıya tahammül edecek kadar metin olan bir milletin iradesi karşısında hangi kuvvet boy ölçer? 

Bir Cevap Yazın