Dr. Reşit Galip’in İstifası Ve Genç Yaşta Ölümü

Edebiyat Fakültesi’nin 2 Ağustos 1933 gün ve 2 sayılı tezkeresiyle fakülte bünyesinde bulunan Türk İnkılabı Tarihi Enstitüsü Kürsüsü hocalığını Dr. Reşit Galip’in yapması istenmiş ve Üniversite rektörü Neşet Ömer onay vererek Dr. Reşit Galip’e durumu bildirmiştir. O da bunu kabul etmiştir. Bu durum Atatürk tarafından uygun karşılanmamış ve işin aslının ne olduğunu Rektör Neşet Ömer ve Edebiyat Fakültesi dekanı Fuat Köprülü’den sormuştur. Köprülü ve Dr. Neşet Ömer ise Atatürk’e bu işlemin yapılması için Dr. Reşit Galip’in kendilerine Atatürk’ün emri olduğunu söylediğini onun için böyle işlem yapıldığını belirtmişlerdir. Atatürk de kendisinin söylemediği bir şeyin emriymiş gibi nakledilmesinden dolayı Dr. Reşit Galip’e kızmıştır. O sıralarda zaten hasta olan Dr. Reşit Galip, bunun üzerine Başbakan İnönü’ye hastalığı nedeniyle bakanlıktan ayrılmak istediğini belirten bir yazı yazmıştır. İsmet Paşa da 13 Ağustos 1933 tarihinde Atatürk’e Dr. Reşit Galip’in sağlık problemleri nedeniyle bakanlıktan ayrılması gerektiğini bildirmiş ve Atatürk de kabul etmiştir. Dr. Reşit Galip, böylece 14.8.1932’te neden olduğu tam açıklığa kavuşmamış bir emri vakiyle ve üniversite hocalarının entrikaları sonucu görevinden ayrılmak zorunda kalmış, yerine önce vekâleten Dr. Refik Saydam sonra Hikmet Bayur geçmiştir. Bu olaylara neden olan Rektör Dr. Neşet Ömer ve Edebiyat Fakültesi dekanı Fuat Köprülü Dr. Reşit Galip’e istifa dilekçesi vermiş, ancak Dr. Reşit Galip istifa dilekçelerini yırtıp atmış ve “siz değil ben istifa edeceğim” demiştir. Dr. Reşit Galip’in ayrılmasından sonra Islahat Komitesi’nde bulunan Prof. Dr. Kerim Erim hariç diğerleri üniversiteden uzaklaştırılmış ve ıslahat komitesi fes edilmiştir. Üniversite reformu için canla başla çalıştığı halde açılış törenini yapma şerefi yeni bakan Hikmet Bayur’un olmuştur.

Reşit Galip

O yıllarda Milli Eğitim Bakanlığında müfettiş olarak çalışan Hasan Ali Yücel, “Kıskanılan Reşit Galip” isimli makalesinde “Meşhur Darülfünun ıslahatı başladı. Reşit Galip ateşle oynuyordu. Menfaatleri tehlikeye girmiş ilim (üniversite) mensupları, politikacılığın en fena şekli olan ‘ilmin politikada destek araması’ usulüne başvurdular. Reşit Galip böyle bir oyuna geldi. Denize düşüp hastalanması talihsizliğin başka bir cilvesi oldu. O yokken nasıl işlediler, neler dediler, neler yaptılar bilinmez? Olan oldu, Reşit Galip gözden düştü.” diyerek Darülfünun hocalarının bazı politikacılarla çevirdikleri entrikalar nedeniyle Dr. Reşit Galip’in Atatürk’le arasının açıldığını belirtmektedir.(1)

Üniversite reformu sırasında üniversiteden ilişiği kesilen Prof. Ahmet Ağaoğlu’nun oğlu Samet Ağaoğlu anılarında Dr. Reşit Galip’in nasıl oyuna getirildiğini şöyle anlatıyor: 

“(…) Vekalet (Milli Eğitim bakanlığı) tarafından çıkarılan bir dergide Darülfünun reformundan bahseden bir yazının başına, (Dr. Reşit Galip’in) hiç haberi olmadığı halde yalnız kendi resmi kondu. Onu yemek için beklenen fırsat gelmişti. 

İki gün sonra bir gece yarısı evimizin kapısı çalındı. Gelenler bütün bu ıslahat hareketleri sırasında Maarif Vekili’ne yardımcı olan, Darülfünun’un iki profesörü ile Atatürk’e çok yakın bir siyaset adamıydı (Fuat Köprülü, Neşet Ömer, Cevat Abbas). Bu profesörler ve bu adam babamın kapısını iki seneden, Serbest Fırka kurulduğu günden beri açmamış; eski dostlardı. Onları, elinden hocalığı alındıktan sonra, gecenin bu geç saatinde karşısında gören babam kendi kendine: ‘Bir haber var! Bakalım nedir? Bu geliş beyhude değil’ dedi. Profesörler aynı sözleri, aynı zamanda söylediler: 
‘Ahmet Bey, bu adam (Dr. Reşit Galip) zıvanadan çıktı. Seni ve diğer arkadaşlarımızı kadro dışı bırakan bu insan, şimdi de daha ileri gidiyor, kendisini Üniversitenin başı yapmak istiyor! Biz buna dayanamayız. Profesörlükten istifa ettik!’
Atatürk İzmir’de. Reşit Galip sağda, sonda Şükrü Kaya’nın yanında.

Daha birçok şeyler anlattıktan sonra gittiler: 

Ertesi sabah bütün gazeteler iki profesörün istifasını büyük puntolarla yazdılar. Birkaç gün sonra da Maarif Vekil’inin yerine bir başkasına bıraktığını ilan ettiler. ” 

Zamanın Türk Tarih Kurumu Başkanı Uluğ İğdemir, Reşit Galip’in bakanlıktan ayrılma olayını Arı İnan’a 25 Aralık 1976’da şu şekilde anlatmıştır: 

“Gerçekten İstanbul Üniversitesi reformu çok güç bir işti. Bir defa üniversitenin içindeki, o zaman bir nevi mabut gibi tanınan büyük profesörler, onların etrafındakiler, kolay kolay İstanbul Üniversitesi reformu yaptıracak cesareti vermezdi insana. Hatta Atatürk bir akşam, ‘Doktora gıpta ediyorum. Üniversite reformu gibi büyük bir meseleyi eline aldı ve onu başarıyor,’ demiştir. 

Bu heyet profesörlerin üniversitede kalabilmeleri için birtakım ilkeler koydu. Bu ilkeler, Profesörün iyi bir hoca olması yanında, yayın yapmış olması, kitabı bulunması ve bu kitapların da bilimsel nitelikte olması gibi ilkelerdi.

Reşit Galip solda, Fuat Bulca’nın yanında.

Tabii bu arada bazı dedikodular çıktı ortaya. İşte filan atılıyor, falan kalıyor gibi şeyler. Bu sefer üniversite camiası içinden birtakım politika adamlarına tesirler yapılmaya başlandı. Falan kalsın, filan gitmesin gibi. Ve bu politikacılar Ali Çetinkaya, Kılıç Ali gibi Reşit Galip’in arkadaşlarıydı. Fakat Reşit Galip, bunların hepsine bir tek şey söylüyordu: 

‘Azizim, ben bu ise karışmıyorum. Bir heyete verdim. Onların ilkeleri var. Buna uyanları bırakacaklar, uymayanları çıkartacaklar,’ diyordu. Tabii bu arada üniversitede büyük bir tasfiye yapıldı. Profesörlerin aşağı yukarı %90’ı üniversite dışı bırakıldı. 

Hatta çok meşhurdur; Fen Fakültesi’nden bir Ali Yar Bey vardı, o kalmış. Abdülhak Hamid’in bir şiirine nazire olarak, ‘Ah! Ne yer ne yar kaldı; Fen’de bir Ali Yar kaldı,’ diye bir tekerleme uydurulmuştu. 

Bir de üniversitenin Edebiyat Fakültesi’ne Devrim Târihi dersleri konmuştu. 

Kerim Erim, üniversite yönetim kurulunda bu kürsüye Dr. Reşit Galip’in fahri profesör olarak getirilmesi için bir teklif yapmış ve teklif oy birliğiyle kabul edilmiştir. 

Reşit Galip, Mustafa Necati ve Fevzi Çakmak’ın arkasında.

Benim Reşit Galip ile birlikte bulunduğum bir gün, Neşet Ömer (rektör) bu kararı Reşit Galip’e getirdi. Reşit Galip o sırada rahatsızdı. Bir hafta yahut on gün evvel -bir yaz ayı idi- Moda koyunda, bir şarpide baldızı ve çocukları ile beraber yelken gezintisi yaparken, birdenbire bir fırtına çıkıyor ve sandal devriliyor. Reşit Galip, çocuklarını ve baldızını kurtarmak için denize atlıyor ve kurtarıyor: Fakat kendisi de epeyce yoruluyor. Zaten sakat ciğerli bir insandı. Çünkü 1. Cihan Savaşı’nda tüberküloz olmuş, ciğerinin bir tanesi sakattı. Rahatsızlandı ve Kadıköy’de Mühürdar’daki evinde yatıyordu. Bu sırada Atatürk Yalova’da bulunuyordu. Bir gün Atatürk’ün kalem-i mahsus müdür yardımcısı telefon etti Reşit Galip’e. Dedi ki ‘Burada bazı şeyler cereyan ediyor sizin hakkınızda. Bunu ancak siz gelip halledebilirsiniz. Buraya teşrif etseniz iyi olur.’

Reşit Galip, ‘Ben hastayım, çıkamam dışarıya,’ dedi. Fakat özel kalem müdür muavini ısrar edip kapattı telefonu. Gidecek durumda değildi. Fakat sonradan haber aldı ki, buradan bazı dedikodular olmuş. Bu dedikoduların birisi de Reşit Galip’e Devrim Târihi profesörlüğünün verilmesi konusuymuş. 

Reşit Galip, bana gazetelere verilmek üzere bir haber dikte ettirdi. “Devrim Târihi kürsüsü bir tek kişiye inhisar ettirilemez. Bu kürsü Türk aydınlarının kürsüsüdür. Burada herkes ders verecektir. Üniversitenin bana böyle bir kürsüyü layık görmesi, benim için bir şereftir. Bunu iftiharla karşılıyorum.’ tarzında bir yazı yazdırdı ve gazetelere verdirdi. 

Bu haber Yalova’da yayılınca, Reşit Galip’e ricalarda bulunup da, ricalarının yerine getirilmemesinden üzülen veya alınanlar, Atatürk’ün yanında demişler ki, ‘Reşit Galip Devrim Tarihi Profesörü oldu. Siz varken, İsmet Paşa varken, Reşit Galip nasıl Devrim Tarihi Profesörü olur? Bu ne küstahlıktır!’ filan gibi. Hatta şunu ilave etmişler: ‘Efendim bu sizi de azletti.’ İstanbul Darülfünununda Atatürk’ün, İsmet Paşa’nın ve Fevzi Paşa’nın fahri profesörlükleri varmış, o zaman karar vermişler. Tabii üniversite kanunuyla Darülfünun lağvedilince, bütün bu şeyler; hepsi boşlukta kalmış. Bu tarzda dedikodular olunca, Atatürk de ‘Öyleyse istifa etsin’ filan gibi bir şey demiş. Reşit Galip’in kulağına geldi bu. 

Onun üzerine Reşit Galip, İsmet Paşa’ya hitaben uzun bir mektup yazdı. Yaptığı işlerden, hakkındaki dedikodulardan filan bahsetmek suretiyle istifa edeceğini bildirdi. İsmet Paşa mektubu okuyunca çok üzülmüş, ‘Eğer Reşit Galip istifa ederse, ben de ederim,’ demiş. 

Ertesi gün Reşit Galip, İsmet Paşa’yı Pendik’te karşılıyor. Yalova’dan da Kazım Özalp İsmet Paşa’yı karşılamak üzere Pendik’e geliyor. İstanbul’dan da rektör Neşet Ömer ve Edebiyat Fakültesi Dekanı Fuat Köprülü Pendik’e geliyor ve İsmet Paşa’yı Pendik’te karşılıyorlar. 

Yürüyerek giderlerken, İsmet Paşa yanında olan -bir tarafında Kazım Özalp, bir tarafında da Reşit Galip, arkadan da rektörle, Fuat Köprülü bulunuyorlar- Kazım Özalp Paşa’ya şöyle diyor: ‘Bütün kababat benim arkadaşımdadır. Bunların hiçbirisini bırakmayacaktı -bağıra bağıra söylüyor- hiçbirisini bırakmayacaktı! Bunlar ilim yapmazlar; dedikodu yaparlar.’ Yalova’ya gidilmiş, Atatürk, Reşit Galip’in istifasını kabul etmiş, üzüntüsünü bildirmiş. ‘Senin yerine ben şimdi kimi yapacağım? Hikmet (Bayur) Beyi yapsak, İsmet Paşa sevmez onu. Nasıl olacak bu iş?’ Hatta birtakım iltifatlar yapmış, kendisine bir de kumaş hediye etmiş. 

Sonra Reşit Galip, kendisine istifa mektubu veren Neşet Ömer (rektör) ile Fuat Köprülüyü bir odaya çekmiş ve mektubu yırtmış atmış. ‘Siz istifa etmeyeceksiniz, ben istifa ettim,’ demiş. Hatta gene Reşit Galip’ten işittiğime göre, Atatürk bunları bir odaya çektiğini görünce, yaverine, ‘Sen git yanlarında bulun. Reşit bunları döver,’ demiş. 

İşte bunun üzerine Reşit Galip çekildi, istifa etti Milli Eğitim Bakanlığı’ndan. Evvela Refik Saydam vekâlet etti. Arkasından Hikmet Bayur asaleten Milli Eğitim Bakanı oldu. Yani üniversite reformu işi böyle oldu.”

Bakanlıktan istifa etmek Reşit Galip’in çok gücüne gidiyordu. Ölümünden iki hafta önce Atatürk’ün Halkevi’nde seyretmeye gittiği ‘Akın’ piyesine sadece çok sevdiği Atatürk’ü görmek için gitmişti. Orada gördüğü Kılıç Ali’ye şöyle demişti, “Hastayım, müthiş soğuk almışım. Piyesten ziyade Atatürk’ü bir defa göreyim diye geldim. Müsaade et de gideyim fazla kalıp başıma iş açmayayım.” (2)

Dr. Reşit Galip’in verem ve zatürree (Pnömoni) hastalığı gittikçe ilerler; artık öleceğini anlayınca demir karyolasını tavana kadar rafları olan kütüphanesinin olduğu odaya aldırır ve kitapları arasında daha 42 yaşındayken 4 Mart 1934 Pazar gecesi saat 02.30’da Keçiören’deki evinde ölür. Ölünce cebinden yalnız 15 kuruş çıktı. Cenazesi Cebeci Mezarlığı’na kaldırılır.


Kaynaklar: (1) Ahmet Şevket Elman, Reşit Galip, İkinci Adam, Ankara, 1955, s. 422-425
(2) Kılıç Ali, Hatıralar s. 231
Atatürk ve Hekimler, Metin Özata, s. 730, 731, 732, 733