“Demek Oradan Denize Dökülenler De Sizinkiler Olacaktı.”

Takvimler 4 Ekim 1933’ü gösteriyordur. Yugoslavya Kralı Alexander, ki Kral diyorum lâkin, öyle böyle şehir kralı da değil, Sırplar, Hırvatlar Slovenler kralı. İşte bu Alexander, İstanbul’a girdiği Dubrovnik savaş gemisinden inip, motorla Dolmabahçe Rıhtımı’na yanaşır.

Ummadığı bir anda karşısına çıkan üstünün önünde toplanıp ‘esas vaziyete’ geçen bir asker misali; Gazi’yi rıhtımda görmesiyle oturduğu sandaldan mermi hızıyla, aniden doğrulup hazırol vaziyetine geçer.

İşte sonra Dolmabahçe Sarayı’na geçilir, baş başa kalınır laf lafı açar derken, Kral’ın hayranlığıyla beraber Büyük Komutan Atatürk’e kanı da kaynar. İçtenliğin had safhaya ulaştığı bir anda Kral bombayı patlatır:

“Biliyor musunuz, eğer Avrupa devletlerinin vaadlerine inanmış olsaydık, Yunanların yerine İzmir’e biz çıkacaktık…”

Az önce dedim ya; Büyük Komutan diye! Atatürk o an cevabı verir:

“Demek oradan denize dökülenler de sizinkiler olacaktı.”

Fotoğrafımız o günden

Atatürk ve en solda Kral Alexander.

Kral Alexander’in Atatürk’ü ziyaret görünüleri için tıklayın

 

I. Aleksandar veya Kral I. Aleksandar Karacorceviç (Sırpça: Краљ Александар I Карађорђевић), (d. 16 Aralık 1888 – ö. 9 Ekim 1934) 1921-1929 arasında Sırp, Hırvat ve Slovenlerin, 1929-1934 arasında da Yugoslavya’nın kralı. Etnik ve siyasi olarak bölünmüş olan Yugoslavyayı birleştirmek için uğraşmıştır.

Atatürk Yugoslav Kralı Alexandre’ı karşılarken. (4 Ekim 1933)

Aleksandar, Petar Karageorgeviç (I. Petar) ile Karadağlı Zorka’nın ikinci oğluydu. Çocukluğunu sürgünde olan babasının yanında Cenevre’de geçirdikten sonra, 1899’da Sankt Peterburg’a giderek Rus çarlık hassa alayına girdi (1904). Ağabeyinin kendi hakkından vazgeçmesi üzerine, veliaht olarak Sırbistan’daki ailesinin yanına gitti.

Balkan Savaşları (1912-1913) sırasında başarılı bir komutan olduğunu kanıtlayan Aleksandar, hasta olan Kral Petar tarafından Sırbistan naipliğine atandı (24 Haziran 1914). I. Dünya Savaşı sırasında Sırbistan Silahlı kuvvetlerinin başkomutanlığını yaptı ve 31 Ekim 1918’de Belgrad’a girdi. Naip prens olarak, 1 Aralık 1918’de Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı’nın kurulduğunu açıkladı.

Yeni devletin istikrarsızlığı, anayasaya bağlılık yemini ettiği gün (28 Haziran 1921) Aleksandar’a karşı düzenlenen bir suikast girişimiyle kendini gösterdi. Aleksandar gene de aynı yılın 16 Ağustos’unda babasının yerine kral oldu ve 8 Haziran 1922’de Romanya kralı I. Ferdinand’ın kızlarından Marie ile evlendi. Ülkesindeki birbirine düşman milliyetçi gruplarla siyasi partileri aynı devlet birliği içinde toplamaya çalıştı.

Atatürk Yugoslav Kralı Alexandre ile birlikte Dolmabahçe Sarayı’nda. (4 Ekim 1933)

1920’ler boyunca tırmanan siyasi gerginlik, hükümetteki bakanların birçok kez değiştirilmesini zorunlu kıldı. Karadağlı bir milletvekilinin, parlamento (Skupstina) toplantısı sırasında birkaç Hırvat milletvekilini öldürmesiyle (20 Haziran 1928) siyasi gerginlik doruğa ulaştı. Bu olay üzerine Hırvat temsilcileri parlamentodan çekildi. Parlamentonun yeniden oluşturulması konusunda yeterli bir uzlaşma sağlayamayan ve etkili bir hükümet kuramayan Aleksandar, parlamentoyu dağıttı. Ardından 1921 Anayasası’nı feshederek bir diktatörlük kurdu (6 Ocak 1929).

Uyruklarını birleştirme yönünde çabalarını sürdürerek ülkenin adını Yugoslavya olarak değiştirdi (3 Ekim 1929). Etnik, dinsel ya da bölgesel ayrımlara dayanan bütün siyasi partileri feshetti. Devletin yönetsel yapısını yeniden düzenledi. Ülkede standart bir yasal sistem oluşturdu; eğitim programlarında da birliği sağladı; ayrıca ulusal tatil günlerini belirledi. Köylülerin içinde bulunduğu mali güçlükleri gidermeye çalıştı. Bulgaristan’la ilişkileri yumuşattı (1933). Yugoslavya’yı hem Küçük Antant’a (Çekoslovakya ve Romanya’yla) hem de Türkiye, Yunanistan ve Romanya arasında bir ittifak olan Balkan Paktı’na soktu (1934).

Aleksandar zamanla askeri desteğe gereksinim duyan bir polis devleti yarattı. 3 Eylül 1931’de yürürlüğe giren yeni anayasa ile aslında diktatörlüğe yasal temel sağlanmıştı. Aleksandar’ın uygulamaları başlangıçta hoşnutlukla karşılanmakla birlikte, 1932’ye gelindiğinde, Büyük Bunalım’a bağlı olarak ülkede baş gösteren ekonomik bunalıma siyasi hoşnutsuzluk da eklendiği için, demokrasiye dönme yolundaki istekler yoğunlaştı. Bunun sonucunda Aleksandar parlamenter bir hükümet sistemine dönmeyi ciddi biçimde düşündüyse de, bunu gerçekleştirmeye olanak bulamadan, Fransa’ya yaptığı resmi bir ziyaret sırasında Bulgar devrimci Vlado Chernozemski tarafından öldürüldü.