Çeşitli Yönleriyle Atatürk

Atatürk’ün Genel Görünüşü

Mustafa Kemal Paşa giyinmiş, orta boylu, zayıf ve sarışın bir zattır. Gazetelerde gördügünüz resimlerinden hiçbirine benzemiyor. Kendisi bu resimlerin hepsinden daha sevimli, daha canlı, daha müstesna bir simadır. Yüzü renk ve hutut itibariyle bir tunç parçası üzerine oyulmuş bir eski madalyonu andırır. Elmacık kemikleri çıkık, ağız kemikleri kuvvetli ve alnı serttir. Ve bu yüzün hey’et-i umumiyesinde, genel görünüşünde çok zahmet görmüş, çok uğraşmış, çok düşünmüş kimselerin çehresindeki ifade var; fakat hiçbir yorgunluk emaresi (izi) gözükmemek şartiyle… Kısık ve sıcak bir sesle konuşuyor, mavi gözleri muammalı nazarlarla bakıyor, vücudunun kımıldanışları genç bir parsın kımıldanışları gibi sevimli, munis bir tarzda haşin ve çâlâktır (çeviktir). (1921 (Ergenekon, c.1, 1929) Y. KADRİ KARAOSMANOĞLU


Mustafa Kemal’in ilk sofrasında bulunacaktık. Holde toplandıktan biraz sonra, arkasında beyaz bir Kafkas gömleği ile merdivenden indi. Bu kemerli gömlek, pek ahenkli bir endam ister. Mustafa Kemal, ince, zarif ve güzel bir erkekti. Kahramanlık şanının, o günlerde, bu güzelliği nasıl cazibelendirmiş olduğu da kolay anlaşılabilir. (Çankaya, c.1,  s. 214) FALİH RIFKI ATAY)


Yeni harflere dair ilk defa görüşmek için Dolmabahçe Sarayına davet edilenler içinde Gazi’yi kendi gözüyle görenlerden biri de bendim. 

…Gördüğüm fotoğraflara nazaran biraz şişman, biraz yorgun, biraz çizgileri kalınlaşmış bir vücutla karşılaşacağımı zannederken, kapıdan bir ziya dalgası halinde giren yoğunlaşmış bir kuvvet ve hayat görünüşü ile birden gözlerim kamaştı: Gözbebekleri en garip ve esrarengiz madenlerden yapılma bir çift gözün, mavi, sarı, yeşil ışıklarla aydınlattığı asabi bir yüz.. Yüzde, alında, ellerde bir sıhhat ve ve bahar rengi… Muntazam taranmış, noksansız, sarı genç saçlar… Bütün zemberekleri çelikten, ince, yumuşak, toplu, gerilmiş, taptaze bir uzviyet.

Altı yüz senelik bir devri bir anda ihtiyarlatan adamın yüzü, eski tanrılarınki gibi, iğrenç yaşın hiçbir izini taşımıyor. Alevden coşkun bir nehir halinde, köhne tarihin bütün yıkıntılarını süpüren ve yeni bir âlemin yaradılışına yol açan fikirler kaynağı, baş, bir yanardağ zirvesi gibi taşıdığı ateşe lâkayt, mavi sema altında sessiz ve gülümseyerek duruyor. (Bize Göre, 1928) AHMET HAŞİM


Atatürk nasıl bir insandı? Dimdik, erkek yapılı bir vücut şaşmaz bir ağırbaşlılık, gayet temiz bir giyiniş, düzgün yüz çizgileri, etkili çelik mavisi gözler, gür karşlar, yüzünde birkaç keskin çizgi, çoğu zaman ciddi ve sert bir yüz; her bakışında, her hareketinde, hattâ hareketsiz duruşunda bile büyük bir canlılık. Kafası ve vücudu, kurulmuş yaylar gibi, her an harekete hazır bir halde. (Ülkü dergisi; 1949, seri III, sayı 36) SIR PERCY LORAINE (Eski İngiliz Büyükelçisi)


Ankara’da Çankaya yokuşunu ilk kez 1932’de, çok güzel bir ilkbahar gününde tırmandım. Elçiliğimizin asker ve yönetimci ileri gelenleriyle birlikte, Devlet Başkanı’nın yeni gelmiş olan bütün yabancı siyasal görevlilere verdiği kabul törenine katılmaya gidiyordum. 

Tören, sade ama çok ağırbaşlı oldu. 

…Kemal’in üzerimde bıraktığı ilk etki anılmaya değer. Işığa arkasını çevirmiş olduğu için, sonradan yaptığım gibi, yüzünün çizgilerini birer birer inceleyemedim, yalnızca güzel yapısını farkedebildim. Bununla birlikte, bir bakışta, iyice gelişmiş, sağlam yapılı, parlak bakışlı, açık renkli, çok kalın ve çok ayrık kaşlı, yüzü zekâdan parıldayan bir insan karşısında olduğumu anladım.

Bağışlamış olduğu kısa görüşme sırasında çevikliğini ve geniş omuzların çerçevelediği güçlü yapısını gördüm. Bir Amerikalı futbol uzmanı, bu güç ve çevikliği göz önünde bulundurarak, onu, önden çok arkada oynamak üzere seçebilirdi. (Üç Adam adlı eserden) CHARLES H. SHERRILL (Eski Amerikan Elçisi)


Atatürk, şimdi elli yaşlarındadır.

…Resmî münasebetlerinde gayet ağırbaşlı olan Atatürk, gerektiğinde, ulusu ile birlikte, neşelenir.

Türkiye’de herkes onun sözünü İstanbul ve Ankara’da herkes onu tanır ve adının çevresinde birçok hayranlık hikâyeleri anlatılır.

Vücutça kuvvetli yapılı ve orta boyludur. Gözleri mavidir ve bunlarda çelikten bir ışık parıldar. Duyguları, konuşurken değil, susarken kendini gösterir. Ateşli ve gayretli bir mizacı vardır ve sadık bir dosttur. (Yücel dergisi, 1939, c. IX, sayı 52) HERBERT SIDEBOTHAM (İngiliz yazarı)


Atatürk’ün Yüzü

Cumba tavanlarına ve pencere kenerlarına varıncaya kadar kanapeleri, koltukları bile halılar, seccadeler ve kilimler altında koyulaşmış, bu çok gölgeli geniş odada Mustafa Kemal Paşa’nın siması Rembrandt’varî bir tablo mevzuunu andırıyordu. Genç bir simada bu kadar engin bir mâna gördüğümü hatırlamıyorum: Işıklarla gölgelerin dalgaları arasında sebat, tevekkül, tevazu, vekar, mülâyemet, huşunet, saffet, zekâ… Bütün bu zıt şeylerin toplandığı sarışın ve gayet sevimli bir yüz… (Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal’le Mülâkat, 3. bas. 1954, s. 8-9) RUŞEN EŞREF ÜNAYDIN


Mustafa Kemal Paşa’nın yüz çizgilerinden yaşını tahmin etmek zordur. Otuz yaşında, kırk yaşında tahmin edilebilir. Kumral saçlı, mavi gözlü, orta boyludur. Davranışı nazik, kişiliği gönülalıcı ve çekicidir. Büyük askerî komutanlar tipine benzemez. Zevkinde, alışkanlıklarında sadelik vardır. (İkdam Gazetesi, 20. 9. 1922) JOHN CLAYTON (Amerikan gazetecisi)


İşte birdenbire karşımda asîl ve yavaş jestleriyle, çok iyi giyilmiş sivil giysiyle, açık başlı, sade bir insan… Açık sarı saçları uçakçılar gibi arkaya taranmış, bıyıkları Amerikanvarî kısa kesilmiş, tâ derine işliyen ve her baktığı yeri şimşek gibi delip geçen mavi gözleriyle bu seçkin kişi karşımda belirmişti. Bu, Gazi Mustafa Kemal’di. Paşa, mareşal, yahut hoşunuza giderse başkandı.

…Bir hoş geldin jesti, duru bir Fransızca ile tatlı sözler…

…Beni dinleyen bu dikkatli yüzü hiçbir şey tasvir edemez. Muhakkak ki bu donuk yüzün altında tanrısal bir enerji ve düşünce gücü var. Ve bu gücün birdenbire bana bakan iki büyük gözde merkezleştiğini görüyorum. Kaşları çatık, ileriye doğru çıkık çenesinin sert açılarının kaslarını meydana çıkararak dinliyor ve anladığım belli edecek herhangi bir hareket yüzünde belirmiyordu. Oysa hepsini anlamıştı. Hesapladı, tasarladı ve birdenbire kesin ve şaşılacak bir soğukkanlılıkla cevap vermeye başladı. 

Bu anda yüzünün çizgileri bir gülümsemeyle değişti. Biraz önceki duygusuz ve donuk sessizliğin yerini alan bu gülümseme, sanki demir üzerinde bir çiçeğin paradoksuna benziyordu.. (1922)(Yücel dergisi, 1946, c. XXI, sayı 121-122) CLAUDE FARRERE (Fransız yazarı)


Hemen İngiltere’den haberler sordu. Fethi Bey, O’na Londra’da kendine göstermiş olduğum birkaç hayat sahnesini, bu arada, bir kadınlar kulübündeki akşam yemeğini anlattı. Kadınların çoğu sanırım Paşa’nın yüzünün yanık rengini beğenirlerdi, ama O’nun delici, enikonu sert bakışı, insana söylenecek şeyi hemen ve sessizce söyleyip gitmenin en iyi davranış olacağını hatırlatıyor gibiydi. Ciddi ve hayat dolu olmasına karşın tatlı bir sesi var. Fransızca’yı iyi kullanıyor. Türkçe’de bir söz-ustasıdır. Yüz ve görünüş bir ilaçan’ın (fatihin) yüz görünüşü, ama sesi kültürlü bir uygar insan sesi. (1922) (Yücel dergisi, 1940, c. XI, sayı 61) GRACE ELLİSON (İngiliz yazarı)


Sokağa çıktı. Başında Ankara kalpağı, ve uzun boyu ile Ruşen Eşref göründü:

– Mustafa Kemal Paşa’yı göreceksiniz, tabii.. Ben sizi götüreyim… Karargâhı hemen şuracıkta, eski bir Rum evinde… Neler gördük neler… Tarih olduk artık…

Rıhtımda bir yalının alt kat salonunda açık bir pencere: Başkumandanı yanlamadan görüyoruz. Tığ gibi bir asker, keskin, canlı ve yanık bir yüz… (Çankayâ, c. 1. s. 208) FALİH RIFKI ATAY


Atatürk’ün Gözleri

Bir hafta geçmeden Çal tepesi düştü. Korkunç bir süküt. Mustafa Kemal Paşa aşağı, yukarı dolaşıyor ve geri çekilme emri verip vermemekte tereddüt ediyordu. Bir zabit odaya girerek:

– Fevzi Paşa sizi telefonda arıyor, efendim! dedi.

Gece yarısından sonra saat tam ikiydi. Buna orası o gece bir tiyatro sahnesi gibi gelir. Mustafa Kemal Paşa, karşıki odada telefon ediyor, ben de kapıya dayanmış, dinliyordum. Sofa, ayakta dimdik duran zabitlerle doluydu. Herkes bekliyordu.

– Mustafa Kemal konuşuyor. Siz misiniz Paşa Hazretleri? Ne? Vaziyet lehimizde mi dediniz? Doğru anladım mı? Haymana hemen hemen işgal edilmiştir. Ne? Yunanlılar kuvvetlerinin sonuna. gelmiş, ricat mi edecekler?

Orada duranların yüzleri ışıldıyor. Ondan sonra Mustafa Kemal Paşa geldi. Yunanlılar daha ileri gitmeden önlerine göndereceği kuvveti temin için plân yapmaya başladı. Mustafa Kemal Paşa’nın gözleri o gece Dante’nin Cehennemi’nde yananların gözleri gibi, anlatılamayacak kadar acı içindeydi.

-Dinleniniz Paşam, yatınız; dedim.

– Hayır, haydi bir kahve daha içelim! diyerek, kendisine hizmet eden Ali çavuşa seslendi. (Türkün Ateşle İmtihanı, 1962, s. 223-224) HALİDE EDİP ADIVAR


Şunu hemen söylemeliyim ki, başkanlık ettiği törenin resmî niteliğine uyarak ölçülü davrandığı halde, durmadan kımıldayan gözlerinin çekici anlatımı beni tutkun etti. Rengi ikide bir değişen, kimi zaman gri, kimi zaman mavi olan küçük gözler…

…Eğer Kemal’in yüzünde en mutlu anlatımın görünmesini isterseniz, yani gri renkte gözlerinin mavileşmesini dilerseniz, ona, masasının yerleştirilmiş bulunduğu iki pencere arasındaki duvara çerçeveletilerek asılmış bir belgenin ne anlama geldiğini sorunuz. Sorunuz karşısında yüzünde belirecek ışığa şaşacaksınız.

Dünyada bu belgeye benzer bir şey daha yoktur. Bu belge, Kemal için özel bir değer taşır ve ona çok tatlı şeyler hatırlatır.

Altın bir çerçeve içinde düzenle sıralanmış som altından lâtin harfleri, eski Arap yazısının yerine geçmiş olan yeni Türk alfabesi, bu belgede, açık renkli bir zemin üzerinde göze çarpmaktadır. (Üç Adam adlı eserden) CHARLES H. SHERRILL (Eski Amerikan elçisi)


Mavi gözleri, sarı kaşları, kemikli yüzüyle Kemal’in Türk’e özgü çizgileri ırkını ifade eder.

Kemal’le şeflerin sert fenalığından iz yoktur; Boğaz’ın dalgalarına vuran gün batışı rengini andıran koyu mavi gözlerinde sert fakat tatlı bir bakış vardır. Size baktığı zaman yüce bir kimsenin, söz ve davranış yapmacıklarına meydan verdirmeyen bir psikoloğun karşısında olduğunuzu sezersiniz.(Yücel dergisi, 1945. C. XIX. sayı 110) MARTINESCU-ASAU (Romen yazarı)


Atatürk’ün Elleri

Gün kararıyor. İstasyonda toplanmış olan kalabalık farkedilemiyordu. Tren istasyonda durunca biri trene yaklaştı. Asker üniformasıyla. Babıâli civarında uzaktan görmüş olduğum Mustafa Kemal Paşa olduğunu tanımak güçtü.

Trenin kapısı açılınca, Mustafa Kemal Paşa yaklaştı. Bana merdivenlerden inerken yardım etti. Bu elin çevik hareketi ve kudreti, bana Mehmet Çavuşla millî mücadelenin, yolda arkadaşlık etmiş olduğum şahşiyetlerini hatırlattı. Fakat bu kudretli el şekil itibariyle ötekilerden bambaşkaydı. Anadoluların elleri umumiyetle kocaman, geniş ve zalimleri gırtlağından yakalamaya kaadir görünür; Mustafa Kemal’in gergin derili, uzun parmaklı beyaz eli Türk’ün bütün hususiyetleriyle birlikte aynı zamanda hâkim bir vasfa da sahipti. (Türkün Ateşle İmtihanı, 1962, s. 119-120) HALİDE EDİP ADIVAR


Uzun, ince parmaklı elleri o kadar güzeldir ki, fildişinden oyulmuş narin sanat eserlerini andırır. (Atatürk, 2. bas., s.105) Y. KADRİ KARAOSMANOĞLU


Atatürk’ün Saçları ve Alnı

Bu sırada bir sessizlik oldu. Mustafa Kemal Paşa sıcaktan başındaki astragan kalpağı çıkardı. Karşımda büsbütün başka bir adam gördüğümü sandım. Sarı, ince saçları, kalpak altında göremediğim geniş ve gelişmiş alnını açık bırakıyordu. (Akşam gazetesi, 11.2.1924) MAURICE PERNO (Fransız yazarı)


Atatürk’ün Belleği

Kendisini İzmir’de yakından tanıdığım zaman:

– Paşam, bilir misiniz sizi ilk defa nerede görmüştüm? diye sormuştum.

– Evet, dedi, Edirne Valisi Hacı Adil Bey’le beraber Dimetoka’ya gelmiştiniz. Biz de Fethi Bey’le gelenleri karşılamaya çıkmıştık. Hacı Adil arabada yanına Fethi Bey’i almalı idi. Enver’le Fethi Bey’in arası açık olduğu için, ne olur ne olmaz, yine sizi aldı.

Dona kalmıştım. Tanin muhabiri olarak Edirne’ye gidişim 1913’te idi. İsmi yeni yeni duyulan bir gazeteci idim. Mustafa Kemal Bey’i görmüş, fakat kendisi ile fırsat bulup görüşememiştim. 1922’de, bunca hâdiselerden sonra bana, kendimin bile unutmuş olduğumu hatırlatmakta idi.

Hâfızası, hâyühüy içinde geçen karmakarışık ve kalabalık bir gecenin en küçük vakalarını ve konuşmalarını ertesi akşam teferruatı ile anlatabilecek kadar kuvvetli idi. (Çankaya, c. II, 5. 461) FALİH RIFKI ATAY


Atatürk’ün Dikkati

Mustafa Kemal Paşa, topçu kuvvetini, muhimmatı ve asker azlığını düşünüyordu. Biz Yunanlılara karşı ancak üçte bir kuvvetteydik. Bu Sakarya Vâdisinde, Türk’ler tarafından alınıp verilen yediden fazla küçük mevki vardı. Mustafa Kemal Paşa Çanakkale’de on bir bin kişiyi bir hücumda nasıl yok etmiş olduğunu düşünerek o günlere hasret çekiyor. Her akşam, binbaşı Kemal yahut ben, kuvvetlerimizin listesini ona götürüyorduk. Mustafa Kemal Paşa’nın teferruat hakkındaki bilgisi beni hayrete sokmuştu. Bir gün, bir rakamın yanlış olduğunu derhal farketti. (Türkün Ateşle İmtihanı, 1962, s. 221) HALİDE EDİP ADIVAR


Atatürk’ün Tutulacak Yolu Bulma Gücü 

1920 yılı, ilkbaharın sonlarına doğru bir gün; Mustafa Kemal beni Ankara istasyonunun bitişiğinde oturduğu evciğe çağırdı. Bir yâverinin kendisine haber verilmeksizin Yeşil Ordu teşkilâtına; alındığından şikâyet etti. 

Birinci Büyük Millet Meclisi kurulalı sekiz on hafta olmuştu. Memleketimizin kurtarılması için başvurulan, yer yer ve türlü tedbirler arasında bir de Yeşil Ordu adı verilen gizli teşkilât yapılmıştı. Fakat Birinci Büyük Millet Meclisi her mânası ile ve bütün kuvvetiyle işlemeye başladığı için artık her türlü dağınık tedbirlerin kaldırılması ve her faaliyetin Büyük Millet Meclisi yetkisi içine alınması zamanı da gelmişti. Yeşil Ordu teşkilâtına da lüzum kalmamıştı.

Mustafa Kemal o gece bazı arkadaşların dâvet edilerek yanında toplanmaklığımızı istedi. Öylece de yapıldı. Hatırımda kaldığına göre o gece dokuz, on kişi kadar vardık. Bulunanlar arasında merhum Muhtar Bey’i, merhum Yunus Nadi Bey’i ve Kılıç Ali Bey’i iyi hatırlıyorum. Ciddi işler konuşulduğu zaman Atatürk’ün yanında kahveden başka bir şey içilmezdi. Hele alkol asla bulundurmazdı. O geceki müzakere uzunca sürdü. Bittiği zaman gece yarısını geçeli iki saat olmuştu. Toplantıya her zamanki gibi, kendisi başkanlık ediyor ve görüşmeyi o idare ediyordu.

Memleketimizin içinden ve dışından çeşitli yerlerden ve zatlardan gelen raporlar okunmuş, kurtuluş etrafında çeşitli konular konuşulmuş ve aramızda çetin tartışmalardan sonra üzerinde anlaştığımız görüşler, hattâ kararlar sırası ile yazılmıştı. Sonra, o gece için son kahve içilirken Mustafa Kemal bana hitap ederek: 

– Bugün öğleden sonra bu konular etrafında bir arkadaşla görüşmüş, bazı notlar almıştım. Tevfik Rüştü, lütfen köşedeki saksının içinde duran o notları alıp okur musunuz? dedi. 

Tabiatiyle istediği kâğıdı bulup okumaya koyuldum.

Hepimiz hayret içinde kalmıştık. Saatlerle üzerinde konuşularak vardığımız ve kendimizin zannettiğimiz kararların hepsinin tamamıyla aynı olmak üzere o not kâğıdında yazılmış olduğunu gördük. (Yakınlarından Hâtıralar, 1955) DR. TEVFİK RÜŞTÜ ARAS


Atatürk’ün Çankaya Köşkü 

Paşa’nın şehir gürültülerinden uzak, büyük ve düz mesafeler ortasında kurulmuş evi sade, sakin… İsmini ve yaptıklarını bütün dünyanın merak, tecessüs, muhabbet, hırs, menfaat, dostluk gibi zıt fakat alâkadar hislerle takip ettiği zatla yazı odasında buluştum. Basit bir yazı masasının önünde, başyaverinin bir mesele hakkındaki açıklamasını dinliyordu. (Hâkimiyet-i Milliye gazetesi, 6.2.1921) RUŞEN EŞREF ÜNAYDIN 


Mustafa Kemal Paşa, Çankaya denilen bir tepenin yamacında rüstâi bir evde (bir kır evinde) oturuyor. Burası şehre bir saat mesafededir. Oldukça bakımsız ve intizamsız bir kır yolundan lâlettayin (gelişigüzel) herhangi bir araba epeyce büyük zahmetle sizi bu köşkün bir kenarına kadar getirebiliyor. Fakat geçtiğiniz yerler o kadar bağlık ve bahçelik ki yolun fenalığından çekilen rahatsızlığı hiç hissetmiyorsunuz. Hususiyle zihniniz biraz sonra gireceğiniz ev ve göreceğiniz ev sahibi ile o derece meşguldür ki ne sizi her dakika yerinizden hoplatan çukurlara, ne ikide bir yolunuzu kesen kağnılara bakmaya vakit bulamıyorsunuz, mütemadiyen helecanlı bir dalgınlık içinde gidiyorsunuz. 

Araba büyükçe bir köşkün önünde biraz tevakkuf eder (durur) gibi olunca, acaba geldik mi? diye yüreğiniz çarpmaya, benziniz sararmaya başlıyor.

…Bulunduğu çerçevede harikulâde hiçbir şey yok; bir yazı masasının yanında bir güvez renkli koltukta oturuyor; arkasında büyük bir pencerenin tül perdeleri var, bu tül perde arkasında Molteke’nin alçıdan bir büstü duruyor. Masanın öbür tarafındaki diğer pencerenin içine de Bonapart’ın aynı büyüklükte bir yarım heykeli konulmuş.

Bulunduğumuz oda her türlü âlâyişten beri (gösterişten uzak) fakat muntazam döşemeli, rahat ve temizdir. Duvarlar aşağı yukarı çıplaktır.

…Yemeğimizi zemini mermer döşeli bir sofrada, bir havuz kenarında, küçücük bir masanın etrafında yedik. Sağında sabık Maliye Vekili Ferit Bey ve onun yanında Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey var. Ben sol tarafta Ruşen Eşref’le beraberim. O kadar yanyanayız ki ikide bir dirseğim dirseğine, dizim dizine dokunuyor ve sevinçten ürperiyorum. Bu, hayatımın en şerefli bir günüdür. Horatius’un bir mısraını hatırlıyorum (Sansür edilmiştir), bu sözü, bu fırsat dolayısıyla kendim için söylemek belki mübalâğalı olur. Fakat günün birinde bana hayatımın en şanlı hâdisesini soracak olan torunuma göğsüm kabararak diyemez miyim ki, gençliğimin yüksek bir dönümünde bir yaz günü Mustafa Kemal Paşa ile yanyana yemek yedim. (1921) (Ergenekon, c. I, 1929) Y. KADRİ KARAOSMANOĞLU


Köşk büyüktür ve iyi yapılmıştır. Hem sofa, hem bekleme odası olan yerde beyaz bir mermer fıskiye durmadan su fışkırtır. Ankara’daki iki piyanodan biri köşede durur; piyanoların ikisi de yazık ki işe yaramaktan çok süs içindirler, herhalde aşağı yukarı İsa’dan önce 55 yılında yapıldıkları tahmin edilebilir. Büyük bir yazı masası, bazı güzel bitkiler ve kullanılagelen Türk ve Acem halıları, döşemeyi tamamlar. Bir kapı, Paşa’nın annesinin dairesine açılır, öbür kapı kendi oturma odasına.

Ev sahibi batı usulü kımızı maroken kanepesinden beni karşılamak için ayağa kalktığı zaman, büyük kanun yapıcı ile konuşmakta olduğuma inanamıyacağım geldi. Kalpaksız, sarı saçları iyice arkaya taranmış, bıyıkları kısa kesilmiş, biçimli giysileri iyi ütülenmiş; bu kılıkla, o, herhangi bir Londra salonunda İngiliz, hiç olmazsa kuzeyli sayılabilirdi. Aynı zamanda onun keskin mizah duygusu Türkler arasında az bulunur; tatlı hikâyelerinin doğurduğu gülüşlere kendisinin de candan katıldığını görmek çok hoş oluyordu. (1922) (Yücel dergisi, 1940. c. XI, sayı 61) GRACE ELLISON (İngiliz yazarı)


Mustafa Kemal Paşa, bütün eşyası bir kanepe, iki koltuktan ibaret olan bu küçük odada elini masaya dayamış, ayakta duruyordu.

Bana elini uzattı, oturmak için yer gösterdi ve bir sigara verdi; nazik bir tavırla, beni dinlemeye hazır olduğunu sezdirdi. Hemen konuya geçerek, bağımsızlığını kaybetmektense ölüme karar vermiş olan bir ulusun azim ve çabasını Fransa’nın nasıl dostça bir ilgi ile izlediğini hatırlattım. (Akşam gazetesi, 11.2.1924) MAURICE PERNO (Fransız yazarı)


Atatürk’ün Karargâhı

5 Ağustos 1915 tarihinde beni, merkezi Anafartalar köyünün üç kilometre kadar doğusunda bulunan Çamlıbel’deki Anafartalar Grubu Komutanlığı karargâhına kurmay yüzbaşısı olarak tayin etmişlerdi.

O heyecanlı günlerde, Mustafa Kemal Bey’i daha yakından tanımak olanağını elde ettim. Basit şartlar içinde bile elden geldiğince rahat yaşama ve özellikle rahat çalışma olanaklarını yaşama ve özellikle rahat çalışma olanaklarını hazırlamıştı. Tuğla ve kerpiçten orada bulunabilen yapı gereçlerinden kendisine iki odalı bir kulubecik yaptırmıştı. Bunların bir tanesini yatak odası olarak kulanıyordu. Bu çırcıplak bir odaydı. İçinde Mustafa Kemal’in yattıgı bir seyyar karyola, bir portatif masa ve iskemleden başka bir şey yoktu. Çalışma odası daha genişçeydi. Üzerinde cephenin büyük bir haritasının serili olduğu genişçe bir tahta masa, tahtadan birkaç sandalye bu odanın bütün mobilyesini teşkil ediyordu. Orada askerlik isterleri gereğince Mustafa Kemal’in çalışma hayatı gece başlardı. Günün geç saatlerine kadar cephenin her tarafından raporlar gelir, bunlar harekât dairesinde birleştirilir ve grup kumandanının bilgisine sunulurdu. Mustafa Kemal Bey, o tahta masanın başında bu raporları teker teker inceler ve ertesi gün için bütün emirlerini hemen orada hazırlatırdı. Bu hazırlanışta gösterişten uzak kalmasını bilirdi. (Yakınlarından Hâtıralar, 1955) TEVFİK BIYIKOĞLU (Cumhurbaşkanlığı eski genel sekreteri)


Mareşal’in beni kabul etmek üzere Adapazar’ından geldiğini ve genel karargâhında beklediğini, beni almak üzere gönderdikleri otomobilin de aşağıda olduğunu haber verdiler.

Bu otomobili tarif edeyim: Hayatımda gördüğüm hiçbir arabaya benzemiyordu. Eski motörü, bir tayyare motörüyle değiştirilmiş, 500 beygir kuvvetinde, her engeli aşmaya hazır, her işlek yolda gitmeyi küçümseyen çevik bir sahra otomobili. Fatih’in yahut Kurtarıcı’nın arabası… İnişli yollardan, sarp ve zikzak patikalardan Mareşal Mustafa Kemal’in arabası beni hedefe, genel karargâha ulaştırdı.

Bu genel karargâh her türlü gösterişten uzak tam bir sadelik içinde, İzmit’e bakan bir tepe üzerinde bulunuyordu.

Gösterişten hoşlanan Sultan Abdülaziz, kiraz ağaçlarıyla gölgelenen zarif taraçalı bu sevimli konağı, bir av köşkü olarak yaptırmıştı. Sakarya galibi işte beni burada bekliyordu. (1922) Yücel dergisi, 1946, c. XXI. sayı 121-122) CLAUDE FARRERE  (Fransız yazarı)


Atatürk’ün Giyinişi

Dış görünüşün ve dekorun içtimaî münasebetlerde büyük ehemmiyeti olduğunu bilirdi. Onun için giyinişine ve ev içi düzenine pek meraklıydı. On beş yıl yanında bulundum, hususi odalarına girdim, günün çeşitli saatlerinde evine gittim: Kendisini bir defa bile traşsız, rahatsız olduğu vakit velev pijamalı da olsa, üstüne başına titizce itinasız görmedim.

İstanbul’daki evleri, Çankaya’daki evi, ve son köşkü hep kendi hususi dikkati altında idi. Hafife alınmak, aşağıda ve altta görünmek, kolayca tenkit edilecek kusurları ve eksikleri bulunmak, hele gülünç olmak pek korktuğu şeylerdendi. (Çankaya, c. II. 495) FALİH RIFKI ATAY


Atatürk, gayet şık giyinir, fevkalâde temiz, endamlı çok güzel bir erkekti. İnsan onun güzel yüzüne bakmakla doyamazdı. Her gün muntazaman sekiz saat uykusunu uyurdu. Çankaya’da, Dolmabahçe’de, Florya’da, Yalova’da, nerede olursa olsun, sabahları uykudan kalkar kalkmaz odalarındaki divanın üzerine geçerler, orada bağdaş kurarak kahve ve sigara içerlerdi. Sabah kahvaltısı ile başları hiç de hoş değildi. Gayet ince ketenden yapılmış kısa entari ile uyurlar ve uykudan kalktıktan sonra bir müddet bu kıyafetle divan üzerinde bağdaş kurup oturmaktan zevk alırlardı. Bu aralık şayet akşamdan verdiği mühim bir emir varsa bunların neticelerini almak için kâtib-i umumileri Hasan Rıza Bey’i yanına çağırırlardı. Başkaca arzedilecek mühim bir şey varsa yine bu arada ve Atatürk bu vaziyette iken Hasan Rıza Bey gelir, maruzatta bulunur, emirlerini alırdı. Atatürk, bu yatak kıyafetinde iken kâtib-i umumîlerinden ve yakın arkadaşından başka hiçbir kimseyi yanlarına kabul etmezlerdi. (Atatürk’ün Hususiyetleri, 1955, s. 74-75) KILIÇ ALİ


Atatürk’ün Sofrası

İlk gençliğinden son günlerine kadar kendisini tanıyanların hepsi için Atatürk adı sofra sohbetlerini hatıra getirir. Dostları ile akşamları sofra başında buluşmak ve geç vakitlere kadar konuşmak âdeti idi. Pek azı zevk ve eğlence meclisi olmuştur. Bunlar da, hani okullarda tatil saatleri vardır, öyle şeydi. Saatlerce pek ciddî şeyler okur, yahut yazardık. Beyninin hiç yorulduğunu bilmiyorum. Hastalandığı yıllara kadar da şaşırtıcı bir hâfızası vardı.

Orduda iken askerlik meseleleri, sivilde iken devlet ve devrim meseleleri, hepsi, bazan sabahlara kadar sofrada görüşülmüştür. Söyler ve dinlerdi. Yalnız kendi düşündüklerini herkese anlatmak değil, herkesin düşündüğünü de kendi anlamak, türlü memleket seslerini duymak meraklısı idi. Sentezci bir dehâsı vardı. Birkaç saatlik dağınık ve sıçramak sohbetlerden sonra, derleme ve toparlama yapar, mantıklı, açık ve iyice çerçeveli bir tefekkür eseri verirdi.

Bilmediklerini, sofralarında bildiklerinden öğrenirdi. Davetlileri daima pek çeşitli olmuştur. Ateşli ve gururlu bir milliyetçilik, eğilip bükülmez bir irade ve kendine güven duygusu şahsiyetine hâkimdi. Sevdiklerinin ve birlikte bir şeye inandıklarının tenkitlerine, itirazlarına, tartışmalarına inanılmaz bir katlanışı ve hoşgörülüğü vardı.

Türk dili ve Türk tarihi meseleleri, Onun sofrasında tam bir fakültelik zaman tutmuş olduğunu tahmin ediyorum. Tebeşirli kara tahta, karşısında idi. Bakanlar, profesörler, milletvekilleri, hep o tahtaya kalkmışızdır. Ondan başka hepimiz yorulur ve doğrusu biraz da usanırdık.

Savaş ve devrim günlerinde, meseleler konuşulduğu sırada hiç içmez veya pek az içerdi. Ne askerliğinde, ne de sivil hayatında geç kalmak, hattâ sabaha kadar kalmak onu vazifesinden alıkoymamıştır. Kendisinde bir zaaf ve lâübalilik sezilmesi ihtimaline karşı pek titizdi. Pek efendi bir ev sahibi ve eski Osmanlı deyimi ile, pek de edepli idi. (Çankaya, c. 11. s. 493-494) FALİH RIFKI ATAY