Cemal Granda Atatürk’ün Hizmetine Girişini Anlatıyor

1927 yılının güneşli bir temmuz günüydü. O zaman şimdiki Dış Hatlar İşletmesi olan Sultan Aziz zamanında kurulmuş Seyrüsefain İdaresi’nde çalışıyordum. Henüz on yedi yaşında, ince, zayıf, içi hayat ateşiyle dolu bir gençtim. Bu idareye tam üç yıl önce, henüz çocuk denecek yaşta, kısa pantolonlu, tüysüz bir çırak olarak girmiştim. O zamanlar çok çalışkandım. Kendimi işe verdim mi, başımı zor kaldırırdım. Bu hal âmirlerimin de dikkatini çekmiş olacak ki, çok geçmeden karşılığını görmekte gecikmedim. Bir gün müdüriyetten çağırıp:

“Seni Saraya göndereceğiz, hazır ol” dediler.

Heyecandan az daha yüreğim ağzıma gelecekti. Önce pek iyi anlayamamıştım ama, birkaç dakika sonra Atatürk’ ün hizmetine gireceğimi sezinlemiştim. Heyecanım bundan ileri geliyordu. Saraya gönderileceğimi hemen arkadaşlarıma açtım.

Kimi:

-“Çok sert adam…”

Kimi:

-“Gece hizmeti çok zor,” diye maneviyatımı bozuyor, beni caydırmağa çalışıyor, sonra da:

-“Sen bilirsin, yine de istersen git” diyorlardı.

O gece uykum kaçtı. Kendi kendime:

-“Haydi Cemal,” diyordum. “Göster kendini. Talih kuşu insanın başına bir kere konarmış. Bu herkese nasip olmaz. Senin şansın varmış ki böyle büyük bir adamın hizmetine çağrıldın. Aptallık etme. Bunlar seni kıskandıkları için böyle konuşuyorlar,” diyordum.

Ertesi günü sevinçten kabıma sığamıyordum. Aynı zamanda içimi de heyecanla dolu büyük bir korku kaplamıştı. O’nun karşısında ilk anda bir pot kırarsam, diye düşünüyordum. Ne yapardım o zaman?

Günlerden 3 temmuzdu. O gün yeni görevime başlayacaktım. O zaman çok ünlü olan Galatasaray’daki Trink Mağaza’sından bana güzel bir smokin, rugan pabuç almışlardı. Bunaltıcı sıcağın etkisiyle smokinin içinde buram buram ter döküyordum. Fakat bu kıyafet içinde o kadar şıktım ki…

Atatürk 8 yıl aradan sonra ilk kez geldiği İstanbul’da halkı selamlıyor. 1 Temmuz 1927

Atatürk, benden iki gün önce 1 temmuz cuma günü İstanbul’a gelip Dolmabahçe Sarayı’na yerleşmişti. İşte beni Atatürk’ün hizmetini göreceğim bu saraya götürüyorlardı.

O zaman kamara âmirimiz olan, daha sonra da Devlet Denizyolları Başmüfettişliği’nde bulunan Muzaffer Bey’le rıhtımda bekleyen Çankaya motoruna bindik. Gözlerimi kapıyor, Atatürk’ün yanında geçireceğim günlerin hayalini kuruyor, sonra birden Muzaffer Bey’in sesiyle daldığım hayal âleminden uyanıyordum. Muzaffer Bey, “Çocuğum, şimdi seni Saraya götürüyorum. Orada çok dikkatli olman lâzım,” diyerek öğüt veriyordu.

Can kulağı ile Muzaffer Bey’i dinliyor görünmeme rağmen, aklım çok daha başka yerlerde idi. Yine onun öğütleriyle irkilerek kurduğum hayal evreninden aşağı iniyordum.

-“Orada her ne görürsen, duyarsan, gördüğünü görmemezlikten, işittiğini işitmemezlikten geleceksin. Senin için çok iyi olur.”

Atatürk’ün günlük hayatında onun özel hizmetleriyle uğraşanların hepsi bir arada. Öndekiler(soldan sağa) : Tahsin, Tahsin ve Cemal Granda. Arkadakiler(soldan sağa): Ali, Yusuf ve İbrahim

Motorumuz, Boğaz’ın mavi sularını yararak Dolmabahçe Sarayı’na yanaştı. Rıhtıma ayak bastığımız zaman heyecanım son haddini bulmuştu. Hayatta çok şaşırtıcı olaylarla karşılaştım. Atatürk’ün hizmetinde tam on iki yıl boyunca çeşitli olaylarla karşı karşıya geldim. Fakat hiç birinde O’nunla ilk karşılaştığım ve bana ilk seslenişi anlarını unutamadım.

Atatürk duyduğuma göre padişahların oturduğu saraylarda oturmağa önceleri hiç niyetli değilmiş. Hatta kızkardeşi Makbule Atadan ağabeysini misafir etmek için Kuruçeşme’deki evi baştan aşağı silip süpürmüş. O’na lâyık bir hale getirmeğe çalışmış. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra ilk kez geldiği İstanbul’da, ilk gün Dolmabahçe’ye merasim icabı uğramış. Makbule Atadan, hem kendisini karşılayıp. hoş geldin demek, hem de evine götürmek üzere Saray’a gittiğinde sevinç içinde gördüğü Atatürk’ün birden keyfi neşesi kaçıvermiş. O sırada kendisine bir mektup getirmişler. Mektubu yazan “Sarayda oturmağa hakkın yok.” diyormuş.

Mektubu da “bak, hain ne yazmış. imzasını bile atmamış,” diye kızkardeşine uzatmış. Sonradan Makbule Atadan: “Ağabeyimin Saray’da kalmasına sebep olan bu mektuptur. Çünkü Saray’da kalmağa niyeti yoktu. İlk gün merasimden sonra bize gelecekti. Bu gibi tehditleri hiç sevmez, sinirlenirdi,” demişti.

Atatürk İstanbul’a Derince’den bindiği Ertuğrul yatı ile gelmiş, görülmemiş bir karşılama töreni yapılmıştı. Dolmabahçe Sarayı’na çıkınca da büyük merasim kapısının arkasındaki salonda İstanbul’un her sınıf halkının temsilcilerini kabul etmiş. “Hos geldiniz” diyenlere verdiği tarihi cevapta: “Artık bu Saray Tanrı’nın yeryüzündeki gölgelerinin değil, gölge olmayan, gerçek olan milletin Sarayı’dır. Ve ben burada milletin bir ferdi, bir misafiri olarak bulunmakla bahtiyarım.” demişti. Atatürk, bir daha Dolmabahçe’den ayrılmadı. İstanbul’a her gelişinde orada kaldı. Hayata da orada gözlerini yumdu.

Seyrüsefain İdaresi’nden benimle beraber Saray’a Rüknettin ve Vus’at adında iki arkadaş daha istemişlerdi. Fakat onlar Atatürk’ün hizmetçisi olamadılar. Saray’da kalıp Yaverlikte (Kalem-i Mahsus) çalıştılar. Atatürk, Ankara’ya dönünce iki arkadaş denizyollarındaki eski işlerine başladılar.

Ne tuhaf! Hayatında hiç saray, hatta müze bile gezmemiş olan ben o gün doğma büyüme bir saraylı gibi çevreme bakmadan çalımla dimdik yürüyordum. Muzaffer Bey önde, ben arkada, o zaman özel kalem müdürü olan, sonradan umumî kâtipliğe yükselen Atatürk’ün mahremiyetine kadar girenlerden biri olan Hasan Rıza Soyak’ın karşısına çıktık.

Atatürk’ün en güvendiği insanların başında geldiğini zamanla anladığım Hasan Rıza Soyak, adımı, yaşımı sorup, Salihlili olduğumu öğrendikten sonra zile bastı.

Başsofracı İbrahim (Ergüven) Efendi’yi çağırdı. Beni teslim alan başsofracı da koridorlarda yürürken aynı soruları soruyor, nereli, kim olduğumu, bundan önce nerelerde çalıştığımı öğreniyordu.

Böylece Saray’ın Harem kısmına şimdiki adıyla Hususi Daire’ye geldik.

Benim de böylece Saray hayatım başlamış oldu.

Atatürk’ün Uşağı İdim, Cemal Granda, 1973

Bir Cevap Yazın