Bu Fotoğrafta Şimdiki Kaypaklıklar Yok!

Bu fotoğrafta Rus uçağını düşürdükten sonra ‘özür dilemeyeceğiz’ deyip kısa süre sonra ‘özür dileriz’ demek yok, bu fotoğrafta ‘van minüt’ deyip kısa süre sonra ‘İsrail’e ihtiyacımız var, İsrail dostumuzdur’ demek yok.

Bu fotoğrafta ey Almanya, ey Merkel yok, geri vites yok, çuvallama yok, iflas eden dış politika yok.

Bilâkis, barışçı dış politika var, komşuluk var, ‘sen komutansan ben askerinim'(bknz dipnot) diyen bir İran Şahı var.

Kutsal Türk topraklarına göz diken Musollini’ye karşı gelmiş geçmiş en büyük başkomutan Mareşal Mustafa Kemâl Paşa var. ‘Aman efendim ne Mareşal’i, 1927’de Atatürk askelikten emekliye ayrıldı’ demeyin.

Bakmayın fotoğrafın 1934’de çekildiğine; aldanmayın Atatürk’ün sivil kıyafetli olduğuna.

Afyon’da Paşa’mız o gün.

Orduevi bahçesinde misafiri İran Şahı ile sohbet ediyor.

Sonra, sonra söz dönüp dolaşıyor Musollini’nin Türk topraklarına göz dikmesine geliveriyor.

Şimdi buraya kadar okuduktan sonra fotoğrafa tekrar bakıp devam edelim:

O an, Atatürk kaşlarını çatar, alev alev yanan gözlerinde bir şimşektir çakar ve hemen Türkiye haritası ister. Yaverlerde bir telaştır kopar. Harita anında bulunur, aceleyle masaya getirilir. Artık masada Atatürk değil Mareşâl Mustafa Kemâl Paşa vardır. Ayağa kalkar, haritanın başına geçer. Kalemi eline alır ve der ki; “Musolli’ni beni kızdırmasın. Çizmeleri ayağıma çekecek olursam, kolay kolay çıkartmam! Onlara çok pahalıya mâl olacaktır!”

Onur Okur

Fotoğrafı çeken Cemal Işıksel ‘O an’ı anlatıyor

Dipnot:

Men Leşkerem, Sen Serdarsen!

Murteza Murtezaoğlu’ndan bir anı:

“Yıl 1934, İran Şehinşahı Rıza Şah Pehlevi Atatürk’ün misafiriydi. Ilık bir bahar günü okul koridorlarında şimşek gibi bir haber yayıldı. Şimşek gibi diyorum, gerçekten hepimiz bir anda elektriklenmiştik.

-‘Atatürk geliyor.’

İzmir Öğretmen Okulu, kendi tarihi için önemli bir ziyarete kendini, hazırlarken, biz bir alay çocuk onu yakından görebilmek imkânının verdiği sevinçle sarhoşuz. İzciler, siviller pırıl pırıl… Öğle vakti… Yemek zili boşuna çalıyor. Caddeden, kırk basamağın ucundaki giriş kapısına kadar bütün merdiveni dolduruyoruz. Ben tam kapı ağzında nöbetteyim.

Ta uzaklardan kopup gelen ‘yaşa’ larla alkışlar, yüreğimizi ağzımıza getiriyor.

İşte karşıdalar… Hazırol vaziyette heyecandan donmuş bire heykeliz sanki… Yalnız, yaşadığımızı hissettiren kalbimiz ve onun onunla birlikte yürüyen bakışlarımızda hareket var.

Tam yanıbaşımda, kapıdan bir adım gerileyerek o dünyaya bedel nezaketiyle misafirine yol gösteriyor:

-‘Buyrun’

Merdivenden gülümseyerek çıkan İran Şehinşahı Rıza Şah Pehlevi birden ciddileşerek sağ elini yukarıya kaldırdı ve:

-‘Yok’ dedi, ‘Men leşkerem, sen Serdarsen.’1

Atatürk, çaresiz önden yürüdü.”2

1 Ben erim, sen komutansın.

2 Ahmet Hidayet Reel, Atatürk’e ait Hatıralar, İstanbul 1949, s. 146.

 

 

Bir Cevap Yazın