Atatürk’ün Yaveri Salih Bozok’un Torunu “Salih Bozok” Dedesinin Anılarını Anlatıyor

ATAÜRK’ÜN YAVERİ SALİH BOZOK’UN TORUNU “SALİH BOZOK” DEDESİNİN ANILARINI 23 NİSAN ULASAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI İÇİN ÇOCUKLARLA PAYLAŞTI

Cüneyt AYRAL – Fransa

Siz dedenizi görmediniz, daha çok babanızdan dinlediniz, neler anlatıyordu?

Babam Cemil Bozok’un bu konuda bana aktardıkları büyük ölçüde, 1985 Mayıs’ında yayınladığı «Hep Atatürk’ün yanında» (Çağdaş Yayınları) kitabında da yer aldı. Çocukluğumun ilk evrelerinden beri bana anlatılan, dedemin Atatürk’ün ölümü ardından intihar girişimi. Abdülhamit’in devrilmesinden ardından önce Selanik daha sonra İstanbul’da Beylerbeyi sarayında tutukluluğu döneminde dedemin muhafız bölüğü komutanlığı, o dönemde babamın şehzade Abid efendiyle dostluğu, onun sünnet düğünü ve devrik sultanın babamı da oğluyla birlikte sünnet teklifine dedemin karşı çıkışı, daha sonra Vahdettin’e ve işgale karşı faaliyetten tutuklanan dedemle birlikte ünlü Bekir Ağa bölüğünde baba oğul mahpuslukları, milli mücadele sırasında ve sonrasında Ankara günleri, Mustafa Kemal’le Ankara garı yakınındaki komşulukları, Lâz Osman’ın tenkili, Latife Hanım’la ilgili hikayeler ve dedemin büyük bir iç burukluğuyla geçirdiği son yılları…Mahalle mektebinde öğrencilere dayak atmasıyla ünlü Kaymak Hafız hocanın lâfını da çok duydum. Bu yüzden, Mustafa Kemal’in okulu terkederek askeri okula yazıldığını, dedemin de onu izlediğini öğrendim.Benim dinlediklerim babamın anlattıklarıyla sınırlı değil. Çocukluğumun önemli bir bölümünü Sabiha (Yenen) halamın yanında geçirdim. Ata’nın hastalığının onulmazlığı anlaşıldığında, dedemin «Atatürk’süz bir dünyada yaşayamayacağı» anlayışıyla doktorlara danışarak kalbine tabanca sıkmayı planlayarak, gösterdikleri yeri tendürdiyotla işaretlediğini halamdan duymuştum. Kitaplarda yer almayan, ama bana gençliğimde babamın aktardığı bir olay beni etkilemişti. İttihat ve Terakki Selanik’te gözaltında tuttuğu Abdülhamit’in öldürülmesine karar vermiş, infazi gerçekleştirecek ve kurayla belirlenecek subay sultanı öldürdükten sonra intihar edecekmiş. Dedem « kuraya gerek yok » diyerek gönüllü olmuş, ailesiyle vedalaşmış ama son anda emir geri alınmış. O dönemde Galatasatay Lisesi’nde okuyordum.Rus klasiklerine, çara ve otokrasiye karşı yaşamı hiçe sayarak savaşan nihilistlere yoğun ilgim vardı. Dedemin ilkeler konusunda kendine ve çevresine karşı çok katı, taviz vermez, ama aynı zamanda şen şakrak, hayata çok bağlı bir kişi olduğu da bana anlatıldığından, varlığını doya doya yaşama ve aynı anda inançları için ölümü yâni hiçliği göze alma ikilemini bütünüyle içselleştiren bir yapıda olduğu sonucuna varmıştım. Elbette, kendimi bildim bileli bana söylenen dedemin keskin Galatasaray’lılığı. Bu nedenle olsa gerek, tüm Bozok ailesi Galatasaray’lıdır. Babam, ölümüne kadar kulüp divan üyesiydi. Muzaffer amcam (Salih Bozok’un küçük oğlu) o camianın ünlü ismiydi.

Babanızda, dedenizin etkisi ve Atatürk anlayışı nasıldı? Size nasıl aktarıyordu?

Biraz genişleterek, babam ve yakın aile ortamını ele alalım. Babamın kitabında belirttiği gibi, Salih Bozok’un Atatürk’le çocukluktan başlayan yakın dostluğu yanısıra, akrabalık ilişkileri var. Hacı Salih ve Hacı İslam her ikisinin de dedesi. Her ikisinin en yakın dostları büyük dayım Nuri Conker. Bu üçlünün lideri Mustafa Kemal, ve hepsinin paylaştığı idealler, tüm aile içinde bize bugüne değin aktarılanlar. Söylem biraz «hamasi»  olacak ama, çöken Osmanlı’nın enkazından, «Muasır medeniyet», yâni çağdaş uygarlık, batı standartlarında batıyla eşitlik temelinde egemen bir yeni Türkiye yaratmak. Bu çevrede «aydınlanma» felsefesi önemli rol oynuyor. Ulusal devlet anlayışı da elbette. Ayrıca, farklı etnik ve dinsel kökenlilerin bir arada yaşadığı Selanik’ten geliyorlar. Bu felsefenin temel direği laiklik. Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması, ve farklılıklarda karşılıklı saygı. Tüm aileden dinlediğim, Ata’nın önemli kararlar arifesinde farklı görüşlerle “istişare” ettiği, yâni danıştığı. Ailemizde de bu ilkeler günlük yaşamımız için de geçerliydi. Ulusal bir dava söz konusu olduğunda tek blok olmak gerekirdi, ama o zamanlar «gayri müslim azınlık» gibi görünenler içimizden biri, yâni bizim gibi yurttaşlar olarak irdelenir, ayrımcılık gözetilmezdi. Çocukluğumda etimizi kasap Dikran’dan, sütümüzü Bulgar Zlata’nın dükkânından aldığımızı, elbiselerimizi koyu Galatasaray’lı Vartkes’e diktirdiğimizi, ve aile doktorumuzun Diamandopulos olduğunu anımsıyorum. Genç yaşımda, ailemiz içinde «Varlık vergisinin» facia olarak nitelendiğine tanık oldum. 6-7 Eylül olayları nefretle karşılandı. Buradan herşeyin toz pembe olduğu sonucu çıkarılmasın. Bugün geldiğim noktada, gözlediğim kadarı, ailem ve yakın çevresinin, ki buna kendimi de eklerim, Atatürk Türkiye’si kazanımlarını geri dönüşü olanaksız kazanımlar olarak gördükleri, ve demografik, sosyolojik gelişimi yeterince algılayamadıklarından duruma «müdahil» olmadıkları, bu konuda bir nevi rantiye oldukları sonucuna vardım. Gelişmenin, modernleşmenin, kalkınmanın sosyal boyutunu yeterince anlamadık, algılayamadık. Belki bana kızanlar olur, varsın olsun. Bir söz vardır, «doğa boşluk sevmez». Bu boşluk, bizim yokluğumuzda şu an başkalarınca dolduruluyor.

Atatürk’ün anılarıyla geçen bir çocukluğunuz var, siz Atatürk’ü nasıl algıladınız ve nasıl düşünüyorsunuz? Bugünün çocuklarına bu konuda neler öğütlüyorsunuz?

Evlerimiz Atatürk’le doluydu. Resimler, salonda Atatürk’ün bronz büstü. Bir vitrin içinde Ata ile ilgili nesneler. Daha sonra, babam tarafından çoğu askeri müzeye konulmak üzere makbuz karşılığı İstanbul merkez komutanlığına teslim edildi. Daha sonra, babamın son dönemlerinde, bazı değerli belgeler, onun güvenini kazanan kimi «Ata tacirleri» tarafından gasbedildi ve merkantil amaçlarla kullanıldı. Bunu geçelim. Benim için Atatürk, karizması ve ilkelerini paylaşan güvenli dostlarıyla çağıyla uyum sağlayan saygın bir ülkenin temelini attı. Benim için en önemli kazanım, laiklik ve kadın hakları, yurttaşlık bilinci. Çocuklar konusunda «Kaymak Hafız» a dönelim, yâni eğitime. Babamın verdiği bilgilerle yazılmış bir çocuk kitabı var, «Bir Güneş Doğuyor» (Fikret Arıt, Kelebek yayınevi, 1981). Atatürk’ün çocukluk yılları. Burada küçük Mustafa, arkadaşlarına «bir gün dayak ta kalkacak okullardan, çocukların mintan ve şalvarla okullara gitmeleri de kalkacak, erkeklerin, kadınların önünde yürümeleri de kalkacak» der. Çocuklara naçizane öğütüm, Ata’nın temelini attığı çağdaş eğitimden ödün vermemeleri, bilimi, pozitif, aydın düşünceyi benimsemeleri, değişik, farklı görüşleri inceleyip tarttıktan sonra kendi yollarını çizmeleri.

Dedenizden size kalmış en güzel anıyı bizimle paylaşır mısınız?

Birbiriyle bağlantılı iki anıyı paylaşırım. Dedem, Selanik’te genç subayken, babasının atı üstünde aklına estiği zaman evin holünden geçer kendisini aynada görmek üzere evin asma katına çıkarmış. Bir gece, rakı muhabbeti ertesi, ilerlemiş bir saatte, bando eşliğinde arkadaşlarından birinin sırtında eve gelmiş, cümbüşü müzisyenlerle birlikte evde sürdürmüşler. Bu olayı bana halam anlatmıştı. Çok sonra, Kusturica’nın «Underground» filminde Bregovic bandosu eşliğinde aynı sahneyi izler gibi oldum……Tipik Balkan ve Rumeli dedim, kendi kendime…..

Sizce bugün Türkiye’de Atatürk ve onun yaptıkları doğru algılanıyor mu?

Uzun yıllar, ki bu benim çocukluğumu da kapsar, Atatürk düşmanı denize döken mavi gözlü sarışın dev olarak nitelendi. Yaptıklarının özü ve temel görüşleri perdelendi. En önemlisi, insani boyutu göz ardı edildi. Örneğin, Can Dündar’ın «Mustafa» filmi hem laik hem laiklik karşıtı çevrelerden tepki aldı. Orada Atatürk, bir CHP kurultayında «Biz ilhamlarımızı gökyüzünden değil, hayatın içinden, bilimden alıyoruz» der. Meselenin özü budur. Dünya ve ülke tarihine damgasını vurmuş bir kişi duygu ve tutku planında irdelendiği sürece yaptıkları doğru algılanamaz, naçizane kanımca.


23 Nisan 2012 YURT Gazetesi

Kaynak: Ali Salih Bozok