Atatürk’ün Sofracıbaşısı İbrahim Ergüven

Not: Bu Makale, Cevdet Kudret’in “Kalemin Ucu” adıyla 1991’de Cem Yayınlarından çıkan kitabından aynen alıntılanmıştır. (sayfa 159-160-161-162-163)


Bugüne değin Atatürk üzerine hep aydın kişilerin yazılarını okuduk, sözlerini dinledik. Düşünce ve görüşleri yazıya geçmeyen halktan kişilerin bu konuda ne düşündüğünü bilmiyoruz. Halkçı Atatürk’ü halkın nasıl gördüğünü merak eder dururdum. Büyük önderin ölümünün 25. yıl dönümünü anarken, bu konuyu ele almayı yararlı gördüm.

Atatürk’ün yanında geceli gündüzlü tam on üç yıl (1925-1938) çalışmış olan “İbrahim Efendi” ilk akla gelen oldu.

Atatürk Turhal İstasyonu’nda. İbrahim Ergüven en sağdan ikinci. Ayrıca Atatürk’ün yanında Falih Rıfkı Atay, Bekir Çavuş, Ruşen Eşref Ünaydın ve Şükrü Kaya göze batan diğer simalar.

İbrahim Ergüven, Atatürk’ün sofracıbaşısı idi, görevinin resmi adı bu. Ama zamanla, bu görev, sınırını aşıyor ve İbrahim Efendi, Atatürk’ün –eski deyimle söylemek gerekirse- “mutemet (güvenilir) adamı” oluyor. Kendisine “Ergüven” soyadının verilmesi de bu bakımdan özel bir anlam taşır. Birçok resimlerde onu, Atatürk’ün ya tam arkasında, ya bir kapının aydınlık boşluğu içinde ya da bir köşenin alaca gölgesi arasında ve her zaman ayakta görebilirsiniz…

İbrahim Ergüven, orta boylu bir kişi. Yüzü, kâğıt üzerine kalemle çizilmiş gibi, sınırı belli çizgilerle çevrelenmiş. Elmacık kemikleri hafiften çıkık. “Dikkat” adı verilen kavram, denebilir ki, gözlerinin içinde bir ışık gibi toplanmış, somut bir hale gelmiş sanki. Hiç durmadan sağa sola kıpırdayan bu ışık, insanı tedirgin ediyor kimi zaman.

Görüşmek istediğim konuyu öğrenince:

-Ben hasisim, diyor, çok şey veremem size.

Anılarını kendisine saklıyor. Günün birinde yazmayı düşünüyormuş. Hatta, birkaç sayfa yazmış bile. “Atatürk’ün yanında on üç yıl metr-dotel olarak çalışan ben İbrahim Ergüven, şunu bildiririm ki…” gibi bir cümle ile başlıyormuş. Tam böyle değil ama, buna benzer bir cümle. Aklımda kalanı aktarıyorum.

-Siz onları yazadurun; Atatürk’ün 25. yıl dönümü dolayısıyla, bize de birkaçını bağışlayın! diyorum. Bin tereddütten sonra dağarcığının ağzını biraz açıyor. Koparabildiğim anı kırıntılarının en ilgi çekicisi “dil” üzerine…

Atatürk Gazi Orman Çiftliği kuruluş yıl dönümünde, Yunus Nadi ile ayran içiyor. En solda Rıfat Börekçi. En sağda ise İbrahim Ergüven. Ortada Bekir Çavuş.

Atatürk, hayatının son aylarında dil işine yeniden önem vermiş, ölüm döşeğinde bile bu konuyla uğraşmış. Son günlerinde kendisini en çok heyecanlandıran da bu imiş. Bir gün demiş ki…

(İbrahim Efendinin söylediği cümleyi hiç değiştirmeden aktarıyorum):

-Birçok inkılaplar yaptım ama, bu dil işini başarabilirsek, ki başaracağız, en mühimi bu olacak.

Atatürk’ün dille yeniden ilgilenmesi, 1938 yılının 26 Eylülünde kutlanan 6. Dil Bayramı’nda, Kurum genel yazmanı İbrahim Necmi Dilmen’in radyodaki bir konuşması dolayısıyla başlamış. Konuşmayı hasta yatağında radyodan dinleyen Ata, konferansı çok beğendiğinin ve konferansçıyı tebrik ettiğinin radyo ile ilanını emretmiş. (1) Gene bu aylarda dilcileri (2) Dolmabahçe Sarayı’na çağırtmışsa da, o gün komaya girdiği için, gidenler yanına sokulmayıp yaver Celal Bey’in odasında gece saat 10.30’a kadar bekletildikten sonra geri gönderilmişler. Kendine gelse bile, yorulur düşüncesiyle, doktorlar bu görüşmeyi uygun bulmamış.

İbrahim Ergüven, Ülkü’nün hemen arkasında.

Olayın en ilgi çekici yanı bundan sonra başlıyor:

Atatürk ikinci ve son koma sırasında ikide bir ve sık sık:

-Aman dil! Aman dil! diye söylenir dururmuş…

Son dakikaya kadar hastanın başından ayrılmayan İbrahim Efendi, bütün bu olanları göz önünde bulundurarak, onun ne demek istediğini anlamış ve dil sözünün “Türk dili” anlamında kullanıldığı kanısına varmış. Ama Doktor Mim Kemal, bunu “ağızdaki dil” sanıp, ağzın içini silmek için karbonatlı su hazırlamaya koyulmuş. Yalnız o mu? Öbür doktorlar da “dil” sözünün ne anlamda kullanıldığını bir türlü anlayamamışlar. Doktor Nihat Reşat Belger, sonradan Ruşen Eşref’le görüşürken:

-Maksadı ne idi? bir türlü anlayamıyorduk… sözleriyle bunu açıkça bildiriyor. (3)

İşte aydın kişi ile halktan kişi arasındaki ayrım burada: Halk adamı İbrahim Efendi, Atatürk’ün ne demek istediğini hemen anlıyor, aydın doktorlarımızın anlaması içinse “Aman lisan! Aman lisan!” denmesi gerekiyor.

Atatürk’ün sofralarından bir örnek. Kara tahta her daim sofranın başında. Ancak bugünü diğer günlerden ayıran başka bir özelliği var. Sofrayı yöneten minik Ülkü. Tüm gözler ona çevrilmiş. İbrahim Ergüven ise hemen arkasında.

Bu küçük olay, bende, aydınlarımızın Atatürk üzerine yazdıkları şeylerin, halkın görüşüyle denetlenmesi gerektiği düşüncesini pekiştirdi.

Yaptığı her büyük işi ulusa, halka mal eden; kendisini ulusun bir temsilcisi olarak gören ve “Bizim ilham kaynağımız doğrudan doğruya büyük Türk ulusunun vicdanı olmuştur, her zaman da öyle kalacaktır. Her türlü başarının, her çeşit kuvvetin gerçek kaynağı ulusun kendisi olduğuna inancım tamdır” diye Atatürk, halkın sağduyusuna gönülden inanıyor ve toplumu ilgilendiren her davranışın başarıya ulaşabilmesi için şu ilkeye uyulmasını salık veriyordu: “Aydın sınıfın halka aşılayacağı ülküler, halkın ruhundan ve vicdanından alınmış olmalıdır.”

İbrahim Ergüven, Atatürk’ün bu yoldaki düşünceleriyle tutumu arasındaki dengeyi belirten bir olay anlattı:

Bir tarihte bütçedeki açığı kapamak için, her ekmeğe bir kuruşluk pul yapıştırmayı tasarlamışlar. Verginin başka yerlerden alınmasını önerenler de varmış. Durumu Atatürk’e bildirmişler. Atatürk, iki yanın tartışmasını dinlerken, biraz ötede bekleyen İbrahim Efendiyi görmüş, konuşmaları birden kesip:

-Durun bakalım, demiş, halktan birine soralım. Halk buna ne der acaba? Ergüven’e seslenmiş: İbrahim! Söyle bakalım bu iş nasıl olsun? Ne dersin?

İbrahim Efendi:

-Doğru olmuyor, paşam, haksızlık oluyor! demiş. Atatürk gözlerini açmış:

-Vay! Neden? Niçin?

-Paşam, bir işçi, günde iki üç ekmek yer; bunlar, karınlarını yalnız ekmekle doyururlar. Öbür yanda zengin kişiler çörek, börek, pasta yer, yarım dilim ekmek ya yer ya yemez. Eğer ekmeğe bir kuruşluk pul yapıştırılırsa, yoksul halk günde iki üç kuruş fazla ödemiş zenginlerse hemen hemen hiçbir şey vermemiş olur. Bunun yerine, eğer değirmenlerde un çuvallarından belli bir vergi alınırsa, vergiye herkes eşit olarak katılmış olur.

Atatürk, “Doğru!” demiş ve konuyu kısa bir cümle ile bağlamış:

-Halkın sözü hakkın sözüdür.

Atatürk’ün yalnız genel konularda değil, bilim konularında bile halkın sözü söz sahibi olmasını özlediğini gösteren bir olay, İbrahim Efendinin anlattıkları arasında en hoşuma gidenlerden biri oldu:

Gece çekilen nadir fotoğraflardan. Arabanın farları açılarak fotoğraf çekimine kolaylık sağlanmış. İbrahim Ergüven en sağda. Muhtemelen Atatürk’ün montunu tutuyor.

Tarih tezinin konuşulduğu, yeni yeni ortaya çıkarıldığı günlerdeymiş. Atatürk, her zamanki gibi, akşam yemeğinden önce bilardo oynuyormuş. Ortalıktaki bir gazeteyi ıstakasına takmış:

-İbrahim, bu senin işine yarar; hoşuna gidecek şeyler var! deyip uzatmış.

İbrahim Efendi  gazeteye bakmış bakmış, bir şey bulamamış; derken, Türk Tarih Kurumu başkanı Hasan Cemal Çambel’in yeni tarih tezi üzerine bir makalesini görmüş; o günlerin başlıca konusu olduğu için, makaleyi dikkatle okumuş.

-Paşanın her isteğini daha ağzından çıkarken anlar, yerine getirirdim, diyor. O zamanlar belleğim kuvvetliydi. Her şeyi bir okuyuşta bellerdim. Ata’nın ölümü beni çok sarstı. Kafam dağıldı…

Eski günleri yeniden yaşıyormuş gibi heyecanlanıyor ve hiç farkında olmadan, hikâyesini daha yüksek sesle anlatmaya koyuluyor. Gece gene Atatürk’ün sofrasında toplanılmış; tarih konusundaki görüşmeler yeniden başlamış. Atatürk, bir ara, sofrasındaki bilgin kişiler:

-Hep siz konuşuyorsunuz; bakalım bizim İbrahim ne düşünüyor bu tarih işinde? demiş.

İbrahim Efendi ilkin şaşalamış; sonra, birden kendini toparlayıp, gazetedeki makaleyi ezbere okuyuvermiş. (o günün heyecanıyla yeniden okudu. Hala unutmamış.) sofrada bir alkıştır kopmuş. Atatürk çağırmış, alnından öpmüş… Ergüven, böylece, efendisinin isteklerini anlayış ve kavrayışının sınavını bir kez daha başarıyla vermiş…

Atatürk’ün halkla ilişkisi üzerine çeşitli olaylar dinledim İbrahim Efendiden. Ara sıra şoförünün yanına oturur, kendisini korumakla görevli memurların izlemesinden kaçarmış. Törenlerden hiç hoşlanmaz, halk arasına özgürce girmek istermiş. Bir gün Yalova’dan Beykoz’a, oradan da Polonez köyüne kaçmış…

Bir konuşmasında, “Ben halk adamıyım” diyen Atatürk’ün kendisini halkın üstünde değil içinde ve halkla aynı düzeyde gördüğünü belirten olaylardan biri, belki de en güzeli, gene İbrahim Efendi ile ilgili:

İbrahim Efendi resim yapmayı severmiş. O zamanın gençlerinden biri okusun diye İngiltere’ye gönderildiği sırada, Ergüven’i de İsviçre’ye göndermek istemişler, fakat kabul etmemiş. Atatürk, bir gün:

-Niçin etmedin? Diye sormuş. İbrahim Efendi:

-Paşam, demiş, annemle kız kardeşime bakıyorum. Onları nasıl bırakabilirdim?

Atatürk arkadaşça kızmış:

-Akılsız! Onlara ben bakamaz mıydım?

İbrahim Efendinin gözleri dolu dolu oluyor.

-Atatürk bizim tek dayanağımızdı. Onun ölümüyle her şeyimizi kaybettik!..

Tesellisiz acıya yürekten katılıyorum:

-Biz de öyle, İbrahim Efendi! Hepimiz yalnız kaldık!..


(1963)

(1) Türk Dili-Belleten, 1938, sayı 31-32, s.3

(2) İbrahim Necmi Dilmen, Saim Ali Dilemre, Ahmet Cevat Emre, A. Dilaçar.

(3)  Ruşen Eşref Ünaydın, Atatürk’ün Hastalığı, 1953, s.47-48.