Atatürk’ün Şam’daki 5. Ordu’ya Atanması

Bir Kumandan ancak sorumluluğu üstlenmek sayesinde büyük işler görebilir… Ordu ne kadar önemli ise, onun başına getirilecek olan millî başkumandan dahi başarı için, en aşağı o kadar önemlidir. ATATÜRK 

Mustafa Kemal, Harp Akademisi’nden Kurmay Yüzbaşı olarak mezun olmuştur. Artık orduda görev alacağı günleri heyecanla beklemeye başladı. Bu arada, atamaları yapılıncaya kadar birkaç arkadaşıyla birlikte İstanbul’da kalacakları bir ev kiraladı. Burada toplantılar yapıyor ve ülke sorunları üzerinde konuşuyorlardı. 

Mustafa Kemal ve arkadaşları bir gün Fethi isminde eski, fakat askerlikten atılmış bir arkadaşlarına rastlarlar. Durumuna acırlar ve onu korumak amacıyla evlerine alırlar. Genç subaylar böylesine bir iyilik ve dostluk çabası gösterirlerken, kuşkusuz Fethi’nin askerî okullar müfettişi İsmail Paşa’nın gizli ajanı olduğunu bilmemektedirler. 

Fethi’nin bu genç subaylara yaklaşımı, İsmail Paşa’nın Akademi’den beri Mustafa Kemal ve arkadaşlarını izlemesinin bir sonucudur. Genç subaylar, yakında gelecek atama emirlerini beklerken bir gün eve baskın yapan kolluk güçleri tarafından tutuklanıp hücrelere kapatılırlar ve daha sonra da sorguya çekilirler. 

Sorgulama heyetinin başında İsmail Paşa vardır. Önce, Padişah’a (2. Abdülhamit) yönelik suikast üzerinde durulur. Bu gerçek dışı iddia kanıtlanamayınca, bu defa gizli cemiyet iddiası ortaya atılır. Bu da kanıtlanamaz ve sonunda genç kurmaylar günlerdir çektikleri sıkıntı ve kuşkulardan sonra serbest bırakılırlar. Artık özgürlüklerine kavuşmuşlardır. 

Ancak Edirne ve Selanik’teki 2. ve 3. Ordu’ya atanmaları konusu ise sona ermiştir. (Harp Akademileri’ni bitirenlerin genellikle Edirne ve Selânik’te bulunan 2. ve 3. Ordu’ya atamaları yapılır) Çünkü artık atanacakları yer bundan böyle Batı değil Doğu’dur. Haklarında verilen karar “Memleketlerine kolay dönemeyecekleri bir bölgeye gönderilmeleri” yolundadır. Bu karardan Mustafa Kemal’in payına düşen bölge ise Suriye’dir. Genç Kurmay Yüzbaşı, 5 Şubat 1905 tarihinde merkezi Şam’da bulunan 5. Ordu’ya bağlı Otuzuncu Süvari Alayı’na staj için atanır. Buraya giderken hakkında kendisinden önce ulaşan “sürgün” damgasından da kuşkusuz haberi yoktur. 

Mustafa Kemal, Şam’a bir başka sürgün arkadaşı Müfit (Özdeş) ile birlikte gider. Suriye ve Şam, o sıralar fakirlik, sefalet, bıkkınlık ve kötülüklerle doludur. Halk perişandır. Günlük yaşam savaşındadır. Güçlülerin elinde sömürülür, gider. Güçlüler ise ahlâk dışı yollarla yaşar ve gelir sağlarlar. O kadar ki, Osmanlı Ordusu mensupları bile, zaman zaman yaptıkları baskınlarla ufak tefek ganimet toplama yoluna gitmektedirler. 

Mustafa Kemal, Şam’da askerliğin gereklerini yerine getirmek isterken, beklemediği bir durumla karşılaşır. Ona görev vermezler. Bağlı olduğu alayın eylemini bile ondan gizlerler. Genç kurmay, bu davranışın nedenini kısa sürede anlar. Kendinden önce Şam’a gelen sürgün damgasının neyi içerdiğini üzüntü ile değerlendirir. Kendisi ile beraber Şam’a gelen Müfit’in durumu da farklı değildir ve iki genç subay güç durumda kalırlar. 

Ancak, iki genci kurtaracak bir olay olur. Bir gün iki kurmay, Jön Türklerle ilgisi olan ve bu nedenle Şam’a sürülen tıp öğrencisi Mustafa Cantekin ile karşılaşırlar. Sürgün tıbbiyeli, ülke sorunları ile doludur. Mustafa Kemal onunla ilgilenir. Daha sonra, bir gece (Ekim 1906) Mustafa Kemal ve arkadaşları (Otuzuncu Süvari Alay Komutanı Lütfi, Kurmay Yüzbaşı Müfit) Mustafa Cantekin’in mütevazi evinde bir araya gelirler. O gece, Dr. Mustafa’nın söyledikleri kesindir: 

“İhtilâl yapmalı, inkılâp yapmalı… Ben tıbbiyenin son sınıfında iken bu emel peşinde olduğum için hapiste yattım. Sonra buraya sürüldüm. Çok değerli arkadaşlarımız vardır. İnkılâp yapmalıyız”. 

Mustafa Kemal ve Mütit Bey teklifi hemen kabul ederler. Yalnız Lütfi Bey bu hareketlere fiilen karışmak arzusunda değildir. 

“Ben çoluk çocuk sahibiyim, sizinle beraber olurum ama, benden bir şey beklemeyiniz.” 

Mustafa Kemal: 

“O halde siz buradan derhal gidiniz. Bizim bundan sonra konuşacağımız şeyleri, sizin duymanız iyi olmaz!” 

Lütfi Bey dostça oradan ayrılır. Kalanlar ihtilalden, bu uğurda ölmekten söz edip dururlar. 

Mustafa Kemal: 

“Mesele ölmekte değil; ölmeden idealimizi yaratmak, yapmak ve yerleştirmektedir…” 

Bu kısa cümlede, onun mizacı ve büyük hikâyesinde ona hâkim olan bütün bir prensipler sistemi vardır: Ölümü ve tehlikeyi göze almak, fakat ölmeden başarılı olmak, yaratmak, yapmak ve yerleştirmek… 

Bu mizaç ve karakter, heyecanın değil, mantığın ve sağduyunun ifadesidir. Bu mizaç ve karakter örgüsü, Mustafa Kemal’in davranış ve çalışmalarına, hayatının sonuna kadar hâkim olacaktır. 

İşte gizli ihtilâlci “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti” orada ve o gece, bu üç kişi arasında kuruldu. 

Şimdi Mustafa Kemal hem asker, hem de Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’nin lideridir. Artık nereye giderse bu gizli cemiyete yeni üyeler kaydetmeye çalışıyordu. Bu amaçla Yafa’ya, Hayfa’ya ve Kudüs’e kadar örgütü genişletmek istiyordu. Fakat, anladı ki, yöre halkı bu konularda çok kısırdır. Toplum, özellikle aydın diye bilinen kesim, çok tembel ve ürkektir. Ayrıca, bu bozuk dönemin sağladığı çıkarlarını da tehlikeye atmak istememektedir. İşte bu nedenlerden dolayı, Suriye’deki çalışmalar, istenilen düzeye ulaşamadı. Mustafa Kemal, bu işin Selânik’te daha çabuk başarılabileceğini düşünerek, oraya gitmenin yollarını aradı. Çünkü Selânik, genç ve aydın kuşağın bulunduğu vatanseverlik duygularının yoğrulduğu, özgürlük meşalesinin yakıldığı bir yerdir. 

Bir Cevap Yazın