Atatürk’ün Manevi Kızı Sabiha Gökçen’le Yapılan Bir Röportaj Ve Nadir 17 Fotoğrafı

1 – Sayın Sabiha Gökçen, Atatürk’le karşılaşmanıza iliş­kin bazı anılarınız var mı? Gökçen – Tabii efendim, İstiklâl Savaşı sonunda 1924’te Atatürk Bursa’ya gelmişlerdi. O defa kendisini yakından görmek çok istedim, ama bu nasip olmadı gö­remedim. Ertesi sene 1925’te tekrar geldi Atatürk Bur­sa’ya. Atatürk’ün misafir edildiği köşk, bizim evimize çok yakındı. Yani, bahçeler hemen hemen birbiri içerisine girmiş durumdaydı. Ben azmettim mutlaka Atatürk’ü yakından görmeye. Onun elini öpmeyi çok istedim.
2 – Siz o zamanlar 12 yaşındaydınız galiba? Gökçen – Ben o zamanlar 12 yaşındaydım, ilk oku­la başlamıştım. Ama Bursa biliyorsunuz işgal edilmişti, ben İlkokulu sonra burada, Ankara’da bitirdim. 12 ya­şımda ilkokulu bitirmiş olmam lâzım ama, şu sebeplerle geç kaldım: Yunanlılar tarafından Bursa işgal edilmiş ve bu sırada okullar tamamiyle kapatılmıştı. Her aile gibi beni de ailem okuldan aldı. Ben 3 üncü sınıfa kadar oku­yabildim. Bursa’da 1925’de bir sabah Atatürk’ü misafir edildiği köşkün bahçesinde gezerken gördüm. Bizim evi­miz de biraz evvel söylediğim gibi bitişikti. Hızla atıl­dım o tarafa. Fakat beni geçirmek istemediler tabii. Ata­türk bunu görüyor ve hemen işaret ediyor, «bırakın gel­sin» diyor. Ben Atatürk’ün yanına koşa koşa gittim. Ta­bii büyük bir heyecan içerisinde idim. Atatürk büyük bir insandı biliyorsunuz, küçüklerle konuşurken de hemen onların heyecanını gidermesini, onların seviyesine inme­sini, bilen bir kimseydi. Benim heyecanımı çarçabuk Atatürk yok etti ve bana sordu: «Kimsin, kimin kızısın, beni neden görmek istiyorsun?» Ben de Atatürk’ü can­ dan görmek istiyordum. Bir taraftan da içimde ayrı bir arzu vardı, okumak istiyordum, yatılı okula gitmek isti­yordum. Çünkü o tarihlerde anne ve babamı kaybetmiş­tim. Abim İstiklâl Savaşı’na karışmış, dönüp gelmişti, fa­kat onun da çocukları vardı. Ben istiyordum ki ayrı bir okula gideyim ve orada yetişeyim. Bunları söyledim ken­disine. «Peki, dedi; ben seni evlât olarak alırsam gelir misin benimle beraber?» Ben düşündüm «Aileme sora­yım efendim» dedim. Atatürk, «Peki o halde, dedi, abinin adresini ver. Kendisini ben buraya çağırtıp görüşeyim. Abin de müsaade ederse beraber benimle Ankara’ya gelirsin» dedi.
3 – Abiniz ailenin büyüğü müydü? Gökçen – Abim ailenin büyüğüydü efendim, ben­den bir hayli büyüktü. Subay olarak İstiklâl Harbi’ne iştirak etmiş terhis olmuş ve o sene dönmüştü. Abimi ça­ğırtıyor Atatürk. Yaver beyle haber gönderiyorlar. Abim geliyor, abimle görüşüyor. Tabii abim ne diyebilir, ayrı­ca da memnun olmuştur elbette. Sonra eve dönüp geldi­ği zaman bana «Gazi Paşa seni evlât olarak alıyor, onun­la beraber gideceksin» dedi.
4 – Çok sevindiniz o zaman her halde değil mi? Gökçen – Ben sevindim efendim, çok sevindim ta­bii. Ailemden ayrılmam da ayrıca bir üzüntü olmuştu, elbette çocuktum nihayet. Ama Atatürk’ü çok sevdim ve onun yanına gideceğim, onun yanında yetişeceğim diye içimde büyük bir arzu da vardı. Çok memnundum el­bette. Bu suretle işte ben Atatürk’ün yanma 1925 yılında gelmiş oldum.
5 – Ankara’da yatılı okula mı gittiniz? Gökçen – Hayır efendim, doğrudan doğruya Ata­türk ün yanma, Köşk’e gittim. Ankara’ya gelince Çanka­ya İlkokuluna yazıldım. Ama okul şimdiki binada değil, Köşk’ün bahçesi içerisinde böyle tek katlı eski bir binada idi o zaman.
6 – Sık sık görüyor muydunuz Atatürk’ü o zaman? Gökçen – Atatürk’ü her gün görüyordum. Onunla beraber, aynı evde kalıyordum. Sık sık ne demek, her­ gün beraberdik. Atatürk’le.
7 – Nasıldı size karşı davranışı? Gökçen – Daima müşfikdi, daima iyi idi. Ben Atatürk’den gördüğüm şefkati hiçbir zaman kendi ailemden görmedim, Atatürk her gün her şeyimle meşgul olurdu. Üç manevî kızı vardı Atatürk’ün. Ben, Zehra, bir de Rukiye. Biz üçümüz bu okula gidiyorduk. O tarihlerde o okul zaten kalabalık değildi. Yaver beylerin çocukları, Salih Bozok beyin ve Kılıç Ali beyin çocukları vardı. Fuat Bulca beyin kızı, oğlu, hep beraber okurduk. Bir tek öğretmen vardı, bütün sınıflara o bakıyordu.
8 – Yani, siz de ayrıntısız Atatürk’ün kızı durumundaydınız değil mi? Gökçen – Tabii, tabii. Her akşam geldiğimiz zaman Atatürk derslerimizle meşgul oluyordu, soruyordu filân. Hatta buna ait bir hatıram var, bilmem anlatmama mü­saade eder misiniz?
9 – Buyurun efendim, rica ederim. Gökçen – İlk gittiğimiz zaman bu Çankaya İlk­ okuluna, genç bir öğretmenimiz vardı. Biz onu çok sevmiştik. Bu öğretmen de bizi seviyordu. Çocuk olmamız habesiyle tabii derslerimizi de ihmal ediyorduk ilk za­manlar. Daha çok oyuna filân veriyorduk biz zamanımı­zı. Bir gün Atatürk bizi imtihan etti. Bizim üçümüzü ya­ni. Her üçümüzde de aradığını bulamadı Atatürk. Bir müddet daha biz böyle devam ettik. Atatürk tetkik et­miş bakmış ki biz hocayla hemen hemen akran gibi bir durum hasıl etmişiz. Bir gün okula gittik, baktık ki hoca­mız değişmiş. O zaman «hoca» diyorduk biz, tabii şimdi «öğretmen» deniyor. Hocamız değişmiş, daha yaşlı, baş­lı bir hanımefendi gelmiş. Biz bunu sevmedik hiç. Hoca­ya karşı isyan eder bir vaziyet takındık. Birkaç gün bu durum devam etti. Bir gün Zehra ile ben, ikimiz baya­ğı isyan ettik. Yani, hocaya karşı geldik. Hoca bizi tut­tu, kolumuzdan attı. «Hadi dedi, gidin bakayım». Biz ağlayarak doğru eve, köşk’e koştuk ve doğru Atatürkün odasına. Öyle gidiyoruz ki, yani, Atatürk bize acıyacak belki de. Çünkü çok müşfikti Atatürk, biraz evvel söyle­diğim gibi. O halimizi görünce Atatürk «Ne oluyor?» de­di. Biz anlattık. Yalanı hiç sevmezdi Atatürk. Katiyen, onun için hiç bir yalan söylememişizdir Atatürk’e. Oldu­ğu gibi anlattık hadiseyi. Bize dedi ki «Şimdi siz çıkın, odanıza gidin.» Baş yaver beyi çağırtırıyor Atatürk. Doğ­ru okula gönderiyor kendisini ve durumu öğreniyor. Ta­bii durum aynen çıkıyor. Sonra tekrar Atatürk odasına çağırdı bizi, dedi ki: «Siz büyük hata işlemişsiniz. Hoca­lara karşı böyle yapılmaz. Daima onları sevmek lâzım, daima onlara saygı duymak lâzım. Onlar sizi yetiştire­cekler. Onun için şimdi gideceksiniz, hocanızdan özür dileyeceksiniz, elini öpeceksiniz ve devam edeceksiniz» dedi. Böyle bir hatıram olmuştu efendim.
10 – Ben sizin her zaman soyadınızı merak ede­rim, Gökçen soyadını size Atatürk mü verdi, yoksa bu soyadını havacı olduktan sonra mı aldınız, nasıl oldu? Gökçen – Atatürk verdi tabiî bu Gökçen soyadını. 1934’de, soyadların kabul edildiği sene, Atatürk herkese birer soyadı veriyordu. Her gece Atatürk’ün sofrasında beraberdik. Bir gece bana sofrada, «Sabiha, sana da bir soyadı vereceğim» dedi ve Gökçen soyadını verdi bana. Atatürk’ün elyazısı ile bir hatıra var bende, 1934’den kalma. Ben o zaman havacı değildim. Benim havacılı­ğa girişim 1935’dedir efendim.
11 – Bu Gökçen soyadı sizi etkiledi mi? Gökçen – O zamanlar etkilemedi. Sevindim, bir soyadım oldu diye. «Gökçen» güzel geldi bana, ahenkli bir kelime, ama havacılık bakımından hiçbir zaman etki­lenmedim. Çünkü o tarihlerde havacı olmak hiç aklım­ dan geçmiyordu.
12 – Sonra nasıl havacı oldunuz? Nasıl karar verdiniz? Gökçen – Sonra şu şekilde efendim: O tarihlerde bizde Sivil Havacılık Okulu yoktu, yalnız Askeri Havacı­lık Okulu vardı. Atatürk bir sivil Havacılık Okulu olma­sını da düşünmüş. Türk Hava Kurumu’ndan Türk Kuşu ismi ile bir Sivil Havacılık Okulu açılmasına karar veri­yor. Bunun açılış törenine Atatürk beni de beraber aldı, götürdü. O törende çok yakından tayyarelerin uçuşunu gördüm. Uçmuştum ama, yolcu olarak uçmuştum. O za­manlar bu kadar sık uçuşlar da yoktu zaten. Paraşüt at­layışı yapıldı bu törende. Bir gösteriydi bu. Ben bununla çok ilgilendim. Çünkü hiç paraşüt atlayışını görmemiş­tim bu kadar yakından. Atatürk beni tetkik ediyor olma­lı ki, bana hemen döndü, yanında oturuyordum Atatürk’ün. «Çok dedi, bakıyorum ilgileniyorsun, asıl sen de yapabilir misin bunu!» dedi. Aynen bu şekilde sordu. Benim bu o kadar hoşuma gitmişti ki, «Sevdim paraşütle atla­yışı, yaparım. Ben de atlamak isterim» dedim. Atatürk’­ün yanında Fuat Bulca oturuyordu, o zaman Hava Ku­rumu Başkanıydı efendim. Atatürk ona «Bak, dedi, Gök­çen de atlamak istiyor. Fuat Bulca, «Peki o halde, dedi hemen kaydedelim kendisini. Gelsin burada çalışsın». Öğretmenleri çağırdılar, paraşütle atlayan öğretmenleri. Onlar geldi, onlara da söylediler. Ben öyle zannettim ki, o anda hemen çıkar atlayabilirim. Halbuki bunun öğ­renilmesi icap eden bir takım tarafları varmış elbette. Onlar da «Peki, o halde gelsin bizim okulumuza girsin, kendisini biz yetiştirelim, atlatalım» dediler. Bu suretle ben havacılığa girdim. Ertesi gün hemen Türk Kuşu meydanına gittim. Orada planör uçuşları vardı. Uçuşları yakından görmek beni daha çok etkiledi bu defa. «Ben dedim uçacağım aynı zamanda» Hemen başlattılar uçu­şa beni. İşte bu suretle uçuşa başlamış oldum.
13 – Sizin havacı olmanıza o zaman karşı ko­yanlar oldu mu? Bir kadının havacı olması, orduya gir­mesi çok devrimci bir şey, bu olay nasıl karşılandı o za­man? Gökçen -Hiç karşı koyan olmadı. Asla, katiyen.Bilâkis o tarihlerde herkes çok çok memnundu ve çok takip ederlerdi beni. Genç kızlarımızın hepsi Türkkuşu’na girmek istediler. Ondan sonra genç kızlarımız havacı olmuştur. Erkek arkadaşlarda da karşı bir durum görme­dim.
14- Peki, Atatürk’ün ölümünden sonra sizin Orduda kalmanıza karşı gelenler oldu mu? Gökçen – Ordu’da kalmama mukavemet olamazdı mutlaka. Yalnız daha Atatürk hayatta iken ben izinli ola­rak sivil Havacılık Okuluna baş öğretmen tayin edilmiş­tim. Yani, vazifelendirilmiştim. Onun için oraya gidip geliyordum. Atatürk hasta iken Dolmabahçe’de, ben haftada bir okula gidip geliyordum. Devamlı kalamıyor­dum tabii vazifede. Çünkü Atatürk hasta idi. Onu böyle bırakmaya gönlüm razı gelmiyordu.
15 – Siz havacılığa 1935’de başladınız. O za­man Ordunun başında Mareşal Çakmak vardı. Acaba ordu bunu nasıl karşıladı? Gökçen – Ben Sivil Havacılık Okulunu bitirdikten sonra Askeri havacılık okuluna girmek istedim. Atatürk esasen bunu böyle istedi. Oraya özel şekilde girmiş oldum, ama bütün diğer subay arkadaşlarla beraber aynı sınıfta okuduk. Yani özellik oraya girişimdedir. Atatürk askeri havacı olmamı çok istiyordu. Ama o tarihlerde kadınların asker olması için bir kanun çıkmamıştı. Buna daha çok Mareşal mani oluyordu, istemiyordu kadınla­rın Ordu’ya girmesini. Atatürk de Mareşal’i sever, onu kırmak istemezdi. Onun için bir emir verip de «Kadınlar asker olsun» diye bir kanun çıkartmadı. Atatürk Mareşal’ın gönül rızası ile bu işe inanması ve teklifin kendi­sinden gelmesini istiyordu. Ben Askerî Hava Harp Oku­lunu bitirdim ve 1. Tayyare Alayında askeri stajlarımı yaptım. Ama hep bunlar özel olarak oldu, resmî olarak değil. Askeri elbise de giydim, fakat rütbesiz giydim onu.
16 – Siz 1938’de, Atatürk’ün ölümünden sonra Ordu’dan ayrıldınız, 1954’de de Türk Kuşu’ndan. O dönemden bu yana Türk Havacılığında sizce ne gibi geliş­meler oldu? Nasıl buluyorsunuz bu gelişmeleri? Gökçen – Ordumuzda çok mükemmel gelişmeler oldu, çok ama. Siz de görüyorsunuz, zaman zaman şahit oluyorsunuz, meselâ atışlarımızda, uçuşlarda. Yani ordu­muzda pilotlarımızın bütün diğer devletlerin pilotların­dan çok çok daha üstün olduğuna ben kaniyim. Sivil ha­vacılığımıza gelince; Orada fazla bir ilerleme görmüyo­rum. Atatürk zamanında sivil havacılığın ilk kuruluşun­da 20 tane genç kızımız vardı. Benden sonra girmişler­di. Kamplarda da yüzlerce kişi uçardı. Şimdi bu biraz azalmış. Belki bir ekonomik sebep olsa gerek. Bilmiyo­rum tabiî.
17 – Siz yakınlarınıza, Türk kızlarına havacılı­ğı önerir misiniz? Gökçen – Her zaman tabii. Çok mektup alıyorum. Kızlarımızın çoğu böyle havacı olmak isterler. Nasıl havacılığa geçtiğimi ve nasıl geçebileceklerini çok zaman benden sorarlar. Kendilerine ben de yazarım, cevap ve­ririm.