Atatürk’ün Hz Muhammed Hakkındaki Sözleri

Müslüman olduğundan iftiharla bahseden Gazi Mustafa Kemal’in, İslâm dininden olduğu gibi, Hz. Peygamber’den de sitayişle ve hürmetle bahsettiği pek çok sözü vardır.  

Hz. Peygamber’den bahsederken O hep, genellikle “Cenab’ı Peygamber”, “Peygamber Efendimiz”, “Fahr’i Kâinat Efendimiz” ve onun dönemi söz konusu olduğu zaman da “Peygamberimiz zaman-ı saadetlerinde” diyerek söze başlamıştır.(1)

Saltanatın kaldırılmasıyla sonuçlanan 30.10.1922 tarihli meclis müzakerelerinde yaptığı bir konuşmada; Hz. Peygamber’den sonra gelen Raşit halifelerin devlet başkanlığına seçilme usullerine temas etmiş ve konuşmanın bir bölümünde o gecenin mevlit kandiline isabet ettiğini belirtmiş ve Hz. Peygamber hakkında da şu cümleleri serdetmiştir:

“Bugün o gündür, Filhakika Arabi tarihlerinde bu akşam doğum gününün tamam yıl dönümüne rastlıyor. İnşallah bu hayırlı tesadüftür. (İnşallah sadaları). Hz. Muhammed çocukluk ve gençlik günlerini geçirdi. Fakat henüz peygamber olmadı. Yüzü nurani, sözü ruhanî, rüşd-i rüyette bedelsiz, sözünde sadık, hilm-ü mürüvvetçe başkalarına üstün olan Muhammed Mustafa, evvelâ bu hususî ve mümtaz vasıflarıyla kabilesi içinde Muhammed’ül Emin oldu. Ondan sonra ancak kırk yaşında nübüvvet, kırk üç yaşında risalet geldi. Fahr-i Alem Efendimiz namütenahi tehlikeler içinde, sonsuz mihnetler karşısında yirmi sene çalıştı ve İslâm dinini kurmaya ait peygamberlik vazifesini ifâya muvaffak olduktan sonra vefat etti.“(2)

Atatürk Amasya’da Milli Mücadele’nin faziletli müftüsü Abdurrahman Kamil Efendi ile görüşüyor…(22 Aralık 1930)

Gazi Mustafa Kemal’in yeryüzünde kendisinin en hayran olduğu kimse sorulduğunda şüphesiz ki hep “Hz. Muhammed”dir derdi. Onun devlet kurmaktaki yeteneğine hayrandı. Zira o hiç yoktan bir devlet kurmuştu.

Atatürk 30.10.1922 tarihli Meclis konuşmasının başlangıcında, peygamberlerin gönderilişindeki ilâhî usule, dinimizin son din ve Peygamber Efendimizin (sav) son peygamber oluşundaki hikmete temas ederken de şöyle diyor:

“Ey Arkadaşlar! Tanrı birdir, büyüktür. Adât-ı İlâhiyenin tecelliyatına bakarak diyebiliriz ki, insanlar iki sınıfta, iki devirde mütalaa olunabilir. İlk devir, beşeriyetin sabâvet ve şebabet devridir. İkinci devir, beşeriyetin rüşd ve kemal devridir. Beşeriyetin, birinci devrede tıpkı bir çocuk gibi, tıpkı bir genç gibi, yakından maddî vasıtalarla kendisiyle iştigal edilmeyi istilzam eder. Allah, kullarının lâzım olan nokta-i tekâmüle vüsülüne kadar, içlerinden vasıtalarla dahi kullarıyla, iştigali, lâzime-i ulühiyetten addeylemiştir Onlara Hz. Adem aleyhisselamdan itibaren mazbut ve gayr-ı mazbut bildirilen ve bildirilmeyen namütenahi denecek kadar çok nebiler, peygamberler ve resuller göndermiştir. Fakat Peygamberimiz (sav) vasıtasıyla en son dinin ve medeniyetin hakikatlerini verdikten sonra artık beşeriyetle bilvasıta temasta bulunmaya lüzum görmemiştir.

Atatürk, Ramazan Bayramı dolayısıyla T.B.M.M. önünde Abdullah Azmi Efendi tarafından okunan duaya eşlik ediyor. (28 Mayıs 1922)

Beşeriyetin derece-i idrak, tenevvür ve tekemmülü, her kulun doğrudan doğruya ilhamat-ı ilâhîye ile temas kabiliyetine vasıl olduğunu kabul buyurmuştur. Ve bu sebepledir ki, Cenab-ı  Peygamber, Hâtemü’l Enbiya olmuştur ve kitabı, Kitâb-ı Ekmel’dir.”(3)

Atatürk’ün Peygamber Efendimiz (sav), dizinimiz ve Kur’an hakkındaki sevgi, saygı, takdir ve inançlarını dile getiren ve bizzat kendi ağzından çıkan sözlerini çoğaltmak mümkündür.

Hz. Peygamber’in (sav) askerî dehası, sevk ve idaredeki başarısını en iyi takdir eden her halde Gazi Mustafa Kemal’dir. Onun değerlendirmelerine Ord. Prof. Şemseddin Günaltay Hoca’nın hatıralarında rastlamaktayız. Şemseddin Günaltay Bey şöyle demektedir:

Atatürk Edirne’de bir kadının derdini dinlerken. (25 Aralık 1930)

Atatürk, İnönü’ye dönerek; “Hz. Muhammed’i bana, cezbeye tutulmuş sönük bir derviş gibi tanıttırmak gayretine kapılan bu gibi cahil adamlar, onun yüksek şahsiyetini ve başarılarını asla kavrayamamışlardır. Anlamaktan da çok uzak görünüyorlar. Cezbeye tutulmuş bir derviş, Uhud muharebesinde en büyük bir komutanın yapabileceği bir plânı nasıl düşünür ve tatbik edebilir?” der ve önündeki kâğıda Uhud harbinin plânını çizer, İnönü’ye uzatır. Her iki tarafın kuvvet ve durumlarını, alınan tedbirleri, savaştan önceki ve sonraki durumları büyük bir vukufa izah ettikten sonra İnönü’ye; “O zaman orada siz komutan olsaydınız, bundan başka mı hareket ederdiniz?” der.

İnönü de aynen tasdik eder. Bunun üzerine Atatürk gözlerini tekrar Günaltay’a çevirerek şöyle der:

“Tarih, hakikatleri tahrif eden bir sanat değil, belirten bir ilim olmalıdır. Bu küçük harpte bile askerî dehası kadar siyasî görüşüyle de yükselen bir insandı. Cezbeli bir derviş gibi tasvire yeltenen cahil serseriler, bizim tarih mesaimize kalamazlar. Hz. Muhammed, bu harp sonunda çevresindekilerin direnmelerini yenerek ve kendisinin yaralı olmasına bakmayarak, galip düşmanı takibe kalkışmamış olsaydı, bugün yeryüzünde Müslümanlık diye bir varlık görülemezdi.”(4)


Kaynaklar: 1-Prof. Dr. İsmail Yakıt, Diyanet Avrupa Aylık Dergi, Sayı:55 (Kasım 2003), sf.20-21

2-Sadi Borak, Atatürk ve Din, İstanbul, 1962, s. 17

3-Atatürk’ten Düşünceler, Enver Ziya Karal, s.65

4-Atatürk, Anekdot-Anılar, K. Arıburnu, Ankara 1960, s.166