Atatürk’ün Hastalığı İle İlgili Doktoruna Sorulmuş 17 Soru Ve Cevapları

Atatürk’ün Hastalığı ve ölümü hakkında, bugüne kadar bir çok açıklama yapılmıştır. Gerek O’nu tedavi eden doktorlar, gerekse yakınları ve yanında çalışanlar tarafından verilen bu bilgi, O’nu daha iyi tanımamızı sağlamaktadır. Fakat, bu bilgiler ve müşahitler, bir çok noktayı aydınlığa çıkaramamış, Atatürk’ün bu son günleri hakkında bazı noktalar gizli kalmıştır.

Aşağıda okuyacağınız yazı, O’nun hastalığı, son günleri ve ölümü hakkındaki bilgimizin bazı yönlerini tamamlayacak kanaatindeyiz.

Atatürk’ün hastalığına ilk teşhisi koyan, ölümüne kadar tedavisi ile uğraşan tanınmış hekimlerimizden Profesör Nihat Reşat Belger’le yapılan bu konuşma, profesörün yaptığı açıklamaları ihtiva etmektedir.

Prof. Belger’le bu konuşma 19 Şubat 1961 günü, Bulvar Palas’taki odasında yapılmıştır.

Dr. Muzaffer Utkan Kocatürk’ün 17 sorusu ve Nihat Reşat Belger’in cevapları aşağıdadır.

1-Atatürk’ü ilk defa ne zaman, nerede muayene ettiniz? Hastalığın arazı nelerdir?

1937 senesinde, Yalova kaplıcalarının hekimiydim. O sıralarda, Atatürk de, birkaç aydan beri Yalova’da istirahat buyuruyordu. Bir gün, beni kalmakta olduğu daireye çağırttı. Bir müddetten beri kaşıntıdan şikayetçi olduğunu söyledi.

‘Müsaade ederseniz sizi bir muayene edeyim’ dedim ve ettim. Muayenemde, bilhassa bacaklarında kaşıntıdan mütevellit tırnak izleri müşahed ettim. Palpasyonda (elle muayenede) karaciğerin kosta (kaburga kemiği) kenarını üç parmak kadar geçmiş olduğunu ve sertleştiğini tespit ettim. Muayene esnasında hiç konuşmadık. Kendisine, muayenenin bittiğini bildirdiğim zaman, Atatürk kaşıntı sebebinin ne oluğunu sordu.

‘Efendim,’ dedim ‘bu kaşıntı kanaatimce yemekle, daha doğrusu içmekle ilgilidir.’

Atatürk, önce inanmak istemedi. Beni imtihan etmek istercesine ‘buna, kati olarak emin misiniz?’ dedi.

‘Evet efendim,’ dedim, ‘karaciğeriniz normale nazaran büyük ve sert. Kaşıntının sebebi budur.’

2-Teşhisten sonra, Atatürk’e neler yapıldı?

Benim teşhisimden sonra, Atatürk’ü, Prof. Neşet Ömer’e de muayene ettirip, onun görüşünün de bu yolda olduğunu anlamışlar. Sonra, ben de Neşet Ömer’le görüştüm. Müşterek teşhisimiz hakkında konuştuk. Neşet Ömer, bana ‘istediğiniz şekilde tedavi ediniz’ dedi.

Atatürk’ü Yalova’da rejime alıp, bir müddet tedavi ettik. Hafif bir iyileşme sezilmeye başladı. Fakat, Atatürk, bir hafta sonra Bursa’ya gitti, Bursa dönüşünde pnömoni ye (zatürreye) tutuldu. Bu rahatsızlığı geçer geçmez, bu, sefer Ankara seyahati yaptı.

3-Atatürk’ün bu seyahatlerine mâni olmak istediniz mi?

Biz, kendisine, tıbbi bakımdan istirahat etmesi gerektiğini söyledik. Fakat, doktorlarla konuşmalarında bile bir muzaffer kumandanın sert mizacı seziliyordu. Hastalığında da, kısmen istediği şekilde hareket ediyordu.

4-Atatürk’e uygulanan tıbbî rejimin esasları nelerdi: Diyet (gıda) ve ilâç olarak neler kullandınız?

İlaç olarak hemen her gün Extra Hepatik yapılıyordu. Aynı zamanda, muayyen zamanlarda diüretikler (İdrar Söktürücüler) veriliyordu. Bazen gliserin ile lavman da tatbik ediliyordu. Asabi durumlarda Bellafolin kullanıyorduk. Serum ile Glikoz da sık kullandığımız ilaçlardandı.

5-Diyet olarak neler veriyordunuz?

Son zamanlarında en çok kullandığımız maddeler meyva sularıydı. Bilhassa elma, portakal ve üzüm suyu veriyorduk. Bazen da, makarna, sütlaç ve hoşaf ilave ediyorduk.

6-Atatürk’ün tedavisinde, ona bakan hekimler iş bölümü yapmış mıydı?

Evet, Gıda rejimi ile ben ilgilenirdim. Karnında biriken meyli, muayyen zamanlarda almak Mim Kemal’in vazifesiydi. Neşet Ömer, tansiyonu, nabzı, derecesi ile meşgul oluyordu. Tabii, bütün bunların sonunda müşterek konsültasyon yapıyorduk.

7-Doktor Fisenje’nin gelişi nasıl oldu?

Ankara seyahatinden sonra, Atatürk’ün hastalığı ağırlaştı. Karnında devamlı su toplanıyor, bir taraftan da zayıflıyordu. Bunun üzerine, Paris hekimlerinden Fisenje, Atatürk’ü muayene etmek üzere Türkiye’ye dâvet edildi.

8-Onun teşhisi ne idi?

O da, bizimle aynı fikirde olduğunu ve tedavimizin dışında yapılacak bir şey olmadığını söylemişti.

9-Tıbbın bugünkü imkânları o zaman olsaydı, Atatürk’ü kurtarmak mümkün olabilir miydi?

Sirozları meydana getiren sebep ne olursa olsun, netice karaciğer hücrelerinin harabiyetidir. Atatürk’te karaciğer hücreleri, içkinin tesiriyle çok yıpranmış, zor iyileşebilecek bir durum almış bulunuyordu. Bu bakımdan, bugünkü tedavi ile iyileşebileceğini söylemek zordur.

10-Atatürk’ün şuur ve iradesinde son günlerinde, bir zaaf sezildiği söylenebilir mi?

Atatürk; hastalığının sonuna kadar tıpkı sıhhatli zamanlarında olduğu gibi kesin ve nafiz bakışlı, berrak ve selis ifadeli, çelik gibi kavi iradeli müstesna bir yaratıktı. Hergün fiziki kuvvetinden biraz daha kaybettiği ve gittikçe zayıfladığı halde, bu Cihanşumul şöhretli hastanın insan kitlelerini sevk ve idarede müstesna bir kabiliyete sahip, yüce şahsiyeti hemen göze çarpıyordu. Hastalık, sayısız yüksek meziyetine meftun olduğumuz Atatürk’ü fikren ve manen hiçbir yönden sarsmamış ve değiştirmemişti.

11-Atatürk’e hastalığını söylediğiniz zaman, kendisinde ne gibi bir değişiklik sezdiniz?

Hastalığının mahiyeti kendisine anlatılırken, ne yüzünde, ne sözünde hiçbir endişe, hiçbir üzüntü eseri sezilmiyor, söylenenleri soğukkanlılıkla ve tam bir sükünla dinliyordu. Mütamadiyen yatakta yatmakla geçen uzun aylar içinde, bir defa bile hastalıktan şikayeti işitilmedi. Hiçbir sabırsızlığı görülmedi. Metaneti aslâ gevşemedi.

12-Atatürk, son günlerinde öleceğini anlamış mıydı acaba?

Hastalığının vahim mahiyeti bittabi kendisine açıkça anlatılmadı. Fakat müphem olduğu kadar, ölçülü ifadelerle izah edilen durumun ciddiyetini Atatürk anlamış. Lâkin zannediyorum ki, ölüm hiç aklından geçmemişti. Sözlerinde, soruların da ölümü aklına getirmeyen ve ölmekten korkmayan bir insanın ruh haleti aşikardı.

13-O halde, Atatürk ölümünden iki ay önce, niçin bir vasiyetname yapmaya karar vermişti?

Bunun sebebi şudur: Karnında biriken suyun bir iğne ile alınacağı kendisine anlatıldıktan sonra, bu tedavi (ponksiyon) yapılırken barsak delinmesi gibi bir vahim komplikasyon (iktilat) ihtimali düşünülmüştü… Vasiyetname, işte bu düşüncenin ilham ettiği bir ihtiyat tedbiri olmuştur. Hastalığın ölüme sebep olacağı kanaat ve endişesinin, bunda bir tesiri olmamıştır. Atatürk’ün bu kanaati, hastalığının son günlerine kadar aslâ değişmeksizin devam etti.

14-Atatürk ilk komaya ne zaman girdi? Kurtulduktan sonra hekimlerle ne konuştu?

Birinci komayı, ölümünden iki ay evvel geçirdi. Bir günden fazla sürdü. Komadan harikavari bir hayatiyet ve mukavemet ile kurtulan Atatürk, bu son derece vahim komplikasyona dahi ehemmiyet vermemişti. Vefatına sebep olan ikinci komadan yirmi gün kadar evvel, şu dikkate şayan sözleri söylemişti:

“Anlaşılıyor ki, bundan sonra ben alil bir adam gibi yaşayacağım. Artık, hayatımı ona göre tanzim etmeliyim. İstanbul’un muhtelif semtlerinde ve mesela Florya’da birkaç ay, Yalova’da bir süre, sonra da Alemdağı’nda kalmalıyım.”

Bu sözlerden sonra, bana hitap ederek ‘Yarın Alemdağı’na gidiniz. Oranın havası ve suyu çok meşhurdur. Orada iklim şartları bakımından ikametime elverişli bir yer seçiniz. Sıhhatim için bir zaman orada yaşarım’ demişti.

Bu emrin ertesi günü, İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ, Cumhurbaşkanlığı Genel Katibi Hasan Rıza Soyak, Baş Yaver Binbaşı Celal ve diğer bazı zatlarla birlikte Alemdağı’na gittik. Taşdelen ve civarında dolaştık. Nihayet Sultan Aziz’in Alemdağı’nda yaptırdığı köşkü gördük ve pek münasip bulduk. Akşam Dolmabahçe’ye dönüşte, Atatürk beni çağırttı. Malümat istedi. Gördüklerimizi ve düşündüklerimi söyledim.

Köşkte ikameti tesvip etti. Ne yazık ki, hastalık artık çok ilerlemiş, Atatürk’ün kuvvet ve dermanı tükenmiş, Alemdağı’na gitmesine hiç imkân kalmamıştı. Yirmi gün sonra hayata veda eden Atatürk’ün yukarıda naklettiğim hazin sözleri, onun ölümü aklına getirmediğinin en kuvvetli delili değil mi?

15-Atatürk komada iken şuur altıyla ilgili bazı sözlerini işittiniz mi?

Atatürk, son koma esnasında ‘aman dil.. aman dil…’ demiştir Fakat bunların ne mânaya geldiğini anlamak güçtür.

16-Son zamanlarda, Atatürk’ün yanına en çok kimler kabul edilirlerdi?

1937 senesinden itibaren, yakın arkadaşları Atatürk’ün yanına sık sık gelip giderlerdi. Bunlar arasında Atatürk’le en çok görüşenler bunlardır: İsmet İnönü, Fevzi Çakmak, Afet İnan, Hasan Rıza Soyak zamanın Başvekili ile Dışişleri Vekili, Ali Fuat, Falih Rıfkı…

17-Atatürk, son günlerinde dahi devlet ve millet işleriyle yakından meşgul olmuştur. Bu hususta biraz bilgi verir misiniz?

Hastalığının en son safhalarında bile iyileşmemekten hiç fütur getirmeyen Atatürk, devletin en mühim işleri ve dünya siyaseti ile ilgilenmekte devam ediyordu. Hükümet Başkanı ve Hariciye Vekili ve diğer bazı devlet ricalini kabul ediyor, onlardan malümat istiyordu. Bu mülakatları takip eden günlerin birinde, milletlerarası durumun pek gergin olduğundan bahseden Atatürk ‘çok zaman geçmeden Avrupa’da bir fırtına kopacağını, o müthiş kasırganın her tarafına yayılacağını, insanlığın umumi bir harb musibetinin bütün kötülükleri ile bir kere daha karşılacağını’ beyan ettikten sonra ‘bu kanlı badirede tarafsız kalmak bizim için hayati ehemmiyeti haizdir’ demiştir. ‘Ortasında hiçbir mâniaya çarptırmadan sevk ve idare ederek harb dışında ve sulh içinde yaşamaya çabalamak bizim için hayati ehemmiyeti haizdir’ demiştir.


İşte, hastalığı sırasında bile bu kadar uzağı gören, bu kadar iyi düşünen Büyük insanın son günleri…

Fani Mustafa Kemal, belki aramızdan ayrıldı; ama, devrimleri, dünya görüşü ve düşünceleri ebediyet kadar, Türk ulusunun yolunu çizecektir. Çünkü medeniyet yolu budur, çünkü yükselme yolu onun çizdiği yoldu.

Bir Cevap Yazın