Atatürk Büyük Taarruz Arefesinde Havacılarla

Bir hafta sonra ordularımıza Büyük Taarruz’un emrini verecek Başkumandan Mustafa Kemal Paşa, 18 Ağustos 1922 günü Maarif Köyü’nde havacılar arasındadır. İndireceği ölüm darbesinin ana plânlarını hazırlamış, kuvvetlerimize İzmir yollarını açacak düşman tahkimatını hangi noktalarda yere sereceğini, ateş hattında yaptığı tarassut ve keşiflerle tespit etmiştir. Kadifekale burçlarından şanlı timsalimizi dalgalandırmak, Afyon tahkimatını bir hamlede yerle bir edecek kuvvetlerin yığınağını düşmanın gözünden saklamakla mümkün olabilecekti. Bu lüzumu takdirde gecikmeyen tayyarecilerimiz, Başkumandan’larından kesin talimat almış bulunuyorlardı.

25 Ağustos 1922 akşamı Cephe Tayyare Bölük Komutanı Fazıl, arkadaşlarına şu müjdeyi verecektir:

-Yarın sabah şafakla Büyük Taarruz başlıyor arkadaşlar… 

Aşağıdaki satırlarda zafere kanat açmış bir havacımız bir Sakarya kahramanı bu tarihi sahneyi anlatmaktadır:

1922 Ağustosunun 18’nci günü saat 13:15 sularında idi. Bölüğümüzün Maarif köyündeki Akşehir Karargâhı’nda yemek yemiş, kumandanımız Yüzbaşı Fazıl’ın kendine hâs esprilerle süslediği tatlı hikâyelerini dinliyorduk. Cephe uçuşlarının yorgunluğunu gidermek için her gün bu neşe dolu yere koşardık. Bu esnada salona (büyükçe bir köy evi odası) telaşla giren nöbetçi subayı: 

Yüzbaşım, Başkumandan geliyor, dedi. 

Biz daha toparlanmaya vakit kalmadan o muhteşem insan, kapı eşiğinde bir güneş gibi gözlerimizi aldı: 

-Afiyet olsun arkadaşlar.. 

Ve sonra Fazıl’a dönerek: 

-Arkadaşlar yemeklerini bitirdilerse, sizinle yalnız konuşacağım, buyurdular.  Salonu terketmek üzere olduğumuz sırada Büyük Başbuğ’un şu emrini duyduk: 

-Birinci ve İkinci Ordular cephesinde fotoğrafla düşman durumunu tespit eden arkadaşlar burada kalsınlar. 

Büyük kumandanımız, emirlerini iki uçucuya tebliğ etti. (Birisi bendim). Şimdi salonda Başkumandan, Bölük Komutanı ve biz iki teğmen heyecan içinde iken bana hitap ederek: 

-Kapının önüne bir nöbetçi koydurunuz. Hiç kimsenin kapıya yaklaşmasına müsaade edilmesin, dediler. 

Oturunuz arkadaşlar: 

Düşmanın cephe durumu ile tahkimat hatlarını işaretleyen haritalar açılmıştı. Bu mağlup edilmez askerin gözleri deler gibi bir müddet bunlar üstünde dolaştıktan sonra, bizlere dönmüştü. Bu şimşek pırıltılı gözlerde, plânını yoğurmuş ve zaferden emin bir Başkumandan’ın zapt edilmez ifade ve iradesi okunuyordu. Söze şöyle başladılar: 

-Biliyorsunuz ki Sakarya muharebesinden sonra Fransızlarla Ankara İtilâfnamesini akdettik. Bu itilâfname ile Adana’daki Fransız tayyarelerini (8 keşif tayyaresi), silâh, cephane, taşıt otomobilleri ve buna mümasil lüzumlu malzeme ve techizatı kendilerinden devraldık. 

-Milletimiz Umumi Harp’ten mağlup ve perişan bir halde çıkmıştır. Elinde ve avucunda bir şey kalmadı. Başkaca güvenecek bir kaynağımız yoktur. Dört tarafımız düşmanla çevrilmiştir. Bu vaziyet karşısında, daha fazla beklemek bizim aleyhimize ve hasmın ise, lehine olur. Binaenaleyh: 

Düşmanla son kozumuzu paylaşmaya karar verdik arkadaşlar, Düşmana hiç ümit etmediği bir anda öyle âni bir darbe indireceğiz ki, neye uğradığını anlamaya vakit bulamadan, onu ezip mahvedeceğiz.

Burada sözlerini kesip sordular: 

-Birinci ordu cephesini kim tespit ediyordu? 

Bölük Kumandanımız beni gösterdi. Yanlarına oturmamı emrettiler. Sevinçten kalbim duracakmış gibi olmuştu. Başkumandan’a Büyük Taarruz arefesinde keşiflerimizle ilgili malumat vermek şerefi bana nasip oluyordu. Sözlerini can kulağı ile dinliyordum. 

-Dün Şuhut kasabasının ilerisindeki tepede batarya dürbünü ile tahkimat hatlarını tarassut ettim. Bilhassa ‘Kılıçaslan’ bölgesine dikkatle baktım. Fotoğraf ve raporlara göre, karadan yaptığım tarassutta beni şüphe ve tereddüde düşüren bazı noktalar gördüm. Bunları bana harita ve kroki üzerinde izah ediniz. 

Hava ile kara keşiflerindeki farkları ve bazı defa gözün yanılarak göremediği noktaları, havadan çekilen fotoğrafların ne suretle tamamlandığını izaha çalıştım. Bilhassa işaret buyurdukları bölgelerin Rekopman (seri halinde) fotoğrafları üzerinde durumu tam olarak tespit ettim. 

Bu izahatın üzerine Fazıl, Başkumandan’ın şu emrini tebellüğ etti: 

-Süvari kolordusu buradan Sinanpaşa ovasına geçerek Balmahmut istasyonunda tren hattını ve köprüyü tahrip edecektir.. Düşman yedek kuvvetlerinin bulunduğu ‘Altınbaş’ bölgesine yapılacak baskın sırasında biz de Birinci ordu cephesinden taarruza geçeceğiz. Düşman, taarruz hazırlıklarımızdan aslâ haberdar olmayacaktır. Bölüğümüz ‘Çay’ ile ‘Bolvadin’ arasındaki yolun doğusunda ve ‘Develi Köprüsü’nün yanındaki düzlüğe intikal edecektir. Yarın bölüğünüze hareket emri verilecektir.

Atatürk konuşurken cephe, kanatlarımın altında bir sinema şeridi gibi geçiyor ve Başkumandan’ın taarruz emrine göklerde koşan Ay Yıldız’lı kanatların hışımlı seslerini kulaklarım duyar gibi oluyordu. 

Fazıl gibi biz de dikkat kesilmiş dinliyorduk. 

-Oradaki vazifeniz, düşman tayyarecilerinin cephemiz gerilerine sarkmalarına mâni olmaktır. Buna hiç müsaade etmeyeceksiniz. Düşman, tertibatımızdan katiyen haberdar olmayacaktır. Bunu, ne pahasına olursa olsun yapacaksınız. Havada tüfeğiniz bozulur ve işlemezse, düşmana daha çok yaklaşarak saldıracak ve kanatlarınızla çarparak düşüreceksiniz. 

Haydi göreyim sizi aslanlarım…


Anlatan: Emekli Hava Albayı Sıtkı Tanman, 

Yazan: Orhan Aydar

Kaynak: Her Yönüyle Atatürk, Avni Altıner, 1981, sf:262-263