Ahmet Hamdi Tanpınar, Atatürk’ten Alınacak Büyük Ders

Bir vaziyeti olduğu gibi görmek, bütün ihtimallerini tartmak, sıralamak, en lüzumluyu, acele cevap verilmesini, gereğini ayırmak, can alacak kilit noktayı bulmak ve oraya bütün kuvvetleriyle yüklenmek. İşte büyük manasında hareket adamının belli başlı vasfı. 

Her an uyanık olacaksın ve bu ameliyeyi her an için yeniden yapacaksın. Mustafa Kemal’in hayatı üzerine birazcık eğilen her insanın onda ilk gördüğü şey budur. O’nun zekası daima hareket halindedir. Sanki daima matematik terkipler içinde, onları tanzim ederek ve cevaplandırarak yaşadı. Daha Anafartalar’da, biz onu kısa bir vaziyet mütalaasından sonra kararını vermiş, elindeki kuvvetleri seçtiği noktaya tereddütsüz boşaltır görürüz. 

Modern harb tarihi tek bir Kumandanın omuzuna yüklenmiş bu cinsten bir karar ve icra mesuliyetini pek az kaydeder. ‘Böyle olmalıdır, yalnız böyle olabilir’ ve hareket bittiği anda eski payitaht kurtulmuş, Çarlık Rusyasının akıbeti belirmiş, dünya gömlek değiştirmeye hazırlanmıştır. 

Pek az kumandan kendi tarihine bu kadar parlak ve kati bir zaferin kapısından girer. Fakat biz onu daha evvel Balkan Harbine tekaddüm eden büyük manevrada da aynı sarih vaziyet mütalaasında görürüz. 

Atatürk’ün çıraklık devri yoktur. O, daima karşısına geçer geçmez kavradığı vaziyetin tek adamı olmuştur. Hakikatte vaziyet fikriyle, O’nun dehasıyla doğmuş olanlardandı. 

Anafartalar tek bir muharabe idi. Genç Mustafa Kemal orada küçük bir tepeden, muayyen bir sahada, muayyen bir vaziyeti görmüş ve cevaplandırmıştı. Anadolu savaşında ufuk büsbütün değişir ve genişler. Vaziyet, bütün bir dünya siyaseti, Birinci Cihan Harbi sonu denen o buhranlı devir, onun bizdeki ilk yüzü, o meş’um Mondros Mütarekesi ile işgal edilen, parçalanan vatan olur. 

Koca İmparatorluk çökmüş, ordu dağılmıştır. Burada da aynı vaziyet dehası ile işe girer. Evvelâ hakiki vazifenin ne olduğunu görür. Eninde sonunda asıl şerefi ve kudreti, hayatı pahasına olsa da verilen emri icra etmekte toplanan bir meslekte, Atatürk tek başına hareket etmenin icabettiğini anlar ve kararını verir. Burada şüphesiz bu asil çehrenin o bir tarafını, değerler tarafını görürüz. İmparatorluk batmıştır. Fakat hür ve müstakil yaşamaya layık bir millet vardır. Kendisini o milletin emrine verecektir. 

1918’de mağlup İmparatorluğun geniş kumanda kadrosu içinde yalnız onun çehresinin ortaya çıkması, bütün bir milletin onun etrafında toplanması hiçbir şekilde tesadüf değildir. Eğer İstiklal Savaşı’nda tesadüfün veya talihin bir yardımı varsa, şüphesiz ki, bu Mustafa Kemal’in Mustafa Kemal olarak, o ruh ve imanla, o irade ve vaziyet dehasıyla aramızda doğmuş olmasıdır. Atatürk her yeni işe, biraz evvel bırakmış gibi giren adamlardandır. Asıl yapılacağı adeta iç görüsü ile seçer, Milli Mücadele’de dikkat israfı denilen şey bulamazsınız. Dumlupınar zaferi tam zamanında yapılan bir hasada benzer. Bize o kadar uzun görünen o yıllardaki süküneti rahatlığı şüphesiz burada kaybolan hiçbir fırsat ve zamanın bulunmadığını bilmesindedir. Bu onun belki de birkaç arkadaşıyla paylaştığı sırrıdır. 

Fert ve cemiyet meselesi Atatürk’ten sonra aramızda çok münakaşa edildi. O bize cemiyetin yolunu göstermek istediği, onu tek kaynak bilmemizi istediği için hep terazinin o kefesine ağır bastık. Öğretici Atatürk, bütünü ile silah arkadaşlığı yaptığı milletinin arasında kaybolmak istiyor ve kendisine uzatılan bütün bu çelenkleri ona gönderiyordu.. Hakikatte Milli Mücadele’de her şeyden evvel O vardır. 26 Ağustos’ta bütün gücüyle ayağa kalkan ve etrafını hurdahaş eden Dev’in belkemiği ve düşünen kafası odur ve seçtiği birkaç arkadaşıdır. 

Şerefli tepkilere her zaman rastlanır. Bir istila, daima maruz kalan milletin içinde bir yığın karşılayıcı hareket doğurur. Bunlar tabir caiz ise, şerefli olduğu kadar acıklı hülyalardır. Mesele ne ölmek, ne de imkansızı denemektir. Mesele o vaziyetin içinden çıkabilmek, onun şartlarını yaratmaktır. Mustafa Kemal, sanki bu iş için, tarihinin içinden Zevs’in kafasından mücehhez ve mücehhez ve müsellah fırlayan Atenepallas gibi çıkar. 

İşi ne kadar iyi biliyordu. Anadolu’ya geçer geçmez bu işin ancak bir teşekkülle olabileceğini anladı, ve Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ni, o meşru ve milli hayata tasarruf hakkı olan cihazı kurdu. Filhakika muharebe dahi ancak teessüs etmiş bir hukuk devleti ile olabilirdi. Ve hemen arkasından orduyu kurdu. Milli Mücadele’nin ilk zaferlerinden biri muntazam ordunun katıksız olarak kurulması kararının Büyük Millet Meclisi’nden çıktığı gün idrâk edildi. Bu işte İsmet İnönü’nün hemen hemen onun kadar payı vardır ve zaten onun Anadolu’ya geçişi de Mustafa Kemal’in kazandığı bu ilk zaferlerden biridir. 

Atatürk ve İnönü ne kadar necip duygulara dayanırsa dayansın ihtiyari’nin keyfi ile kapı bir komşu olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Onu hesaplarından tarhetmişlerdi. Atatürk’ün büyük meziyetlerinden biri de arkadaş seçmesini bilmesidir. Bir kere seçtiği ve değerlendirdiği adamı kolay kolay bırakmaz ve daima tutardı. Bütün hayatında hakim olan ölçü fikri bu değerlendirme işinde hakimdi. Herkesin O’nun nazarında ayrı bir yeri vardı. İnönü daha ilk günden itibaren en güvendiği arkadaşıdır. Yeni kurulan devletin içindeki gizli mücadelelerin çoğu bu tercihin etrafında uyanan kıskançlık hissi ile başlar. Sofra adamları bu sarih düşünce ve nizam adamını bir türlü çekemezler. Kaldı ki, İnönü her şeyden evvel bir otorite idi. Pek az dostluk bu kadar samimi ve karşılıklı anlayışa dayanır. 

Atatürk’ün daha başından itibaren İsmet Paşa’nın politika adamı olmasını istediği tahmin edilebilir. Büyük seziş adamı, hudutsuz kuvvetler adamı, onda kendi büyük şümullü görüşünü realizasyonun teferruatına nakledecek adamı görüyordu. Mudanya Mütarekesi ve Lozan Sulhü bu güveni haklı çıkardı. 

İsmet Paşa VAZGEÇMEK denen kelimeyi lügatinden silmiş adamdı. Ricat onun için sadece bir tabiye ıstılahı veya usulü idi. Nitekim yeni kurulan Cumhuriyet bu sarih ve başarılı düşünceden en sağlam iç kalesini buldu. İkinci Cihan Harbi’nde bu kale bir kaptan köprüsü oldu. 

Atatürk Milli Mücadele yıllarında sade büyük asker ve büyük devlet adamı değildir. O herşeyden evvel belki de sari bir ruh, bir iman ve kalp adamı idi. Tarihimizde hiçkimse, büyük halefi hariç O’nun kadar iyi ve güzel konuşmadı. Türk demokrasisi her hareketini halkımıza en geniş şekilde izah eden ve onun tasvibinden geçiren Atatürk’le başlar. Her gittiği yeri Agora yapmasını biliyordu. Yazık ki, hatip Mustafa Kemal’i sohbet adamı Mustafa Kemal’i birkaç yakın dostunun hâtıraları hariç pek az tanıyor ve biliyoruz. Türkiye O’nun iş başında olduğu günler baştan aşağı bir can kulağı olmuştu. Yine ne yazık ki, o İsmet İnönü hariç, hitabet bizde hâlâ miting konuşmasında kalmıştır. Bu cinsten büyük adamların hangi taraflarının örnek alınabileceğini bir öğrensek ne iyi olur. 

Konuştukça milli hayatta vuzuh keskinleşir, her şey kendi yerini alır. Kısa ve keskin formül, ilzam edici söz, duygu haline gelmiş fikir, fikir salabetinde duygu ve realite görüşleri ile onun nutukları ve sohbeti bütün bir mektepti. Burada bir mukayese yapmak zaruridir. Muharebe meydanında hiç şaşırmayan Napolyon hemen her meclisten mağlup çıkardı. Darıltmadan ağız açtığı pek az vaki idi. Mustafa Kemal ise sözü ile karşısındakini kendine bağlardı. 

Bütün bunlara, sihirli varlığını, şahsiyetinde kendiliğinden mevcut otoriteyi de ilave etmek lâzımdır. O’nda kudret denilen şey bir mıknatıs gibiydi. 

Atatürk’ü birkaç defa gülerken gördüm. Bunlardan birisi bir tarih kongresinde, kendi ağzından kaptığı sözlerle kendisini öven bir iyi niyet sahibini dinlerkendi. Eski Türk Ocağı’nda alt kat localardan birisinde idim. Tekerlemeler başlar başlamaz hep ona bakmaya başlamıştım. Hayatımda bu kadar içten, bu kadar etiket ve protokol dışı bir neşe görmedim. Fakat bu rahat neşede bile yine kendisi idi. O gün ağız dolusu gülen Mustafa Kemal, misafir bulunduğu limanın şenliklerine karışan büyük bir zırhlıya benziyordu. Çiçekler, çelenkler, ışıklı bayraklar, türküler ve o muazzam çelikten varlık, tarihi hüviyetiyle Mustafa Kemal, herkes gibi olmasını istediğini bu anda bile bu kadar otoriteli olan bu adamın ciddi düşünce anlarını, varsa eğer hiddet ve gazap anlarını tahayyül ettim. Kimbilir bu sonuncusunu nasıl gizlerdi? 

Yahya Kemal’den dinlediğim birkaç anekdot Mustafa Kemal’in mizaç kudretini bana öğretti. Yazık ki, bu kadar şeyler gördüğünü tespit etmeye bir türlü alışamayan muasırlarının ihmali yüzünden kaybolacak. 

Bu seziş adamı, her tarafından dinamizm taşan bu çetin varlık, kaynayış halinde zekâ, şaşılacak bir muvazene ve ölçü fikriyle doğmuştu. Bu yüzden örneklerinin hiçbirine benzemedi. Seçtiği yolu bir an değiştirmediği için hepsini geçti. Nasıl muzaffer ordularını çizdiği hedeften bir adım ileriye taşırmadıysa, ihtiraslarını yönelttiği yoldan bir lahza çevirmedi. Hiçbir ciddi ifrata düşmedi. Bütün Müslüman Şark tarihini bize öğreten Garp ise kovduğu hanedanın yerine geçeceğini sanıyordu. Hepsi Mustafa Kemal için kabildi. O kurduğu yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin bir numaralı vatandaşı olmakla kaldı. Atatürk oldu. 

Aksiyonu hemen hemen aynı yıllarda başlayan Mussolini gibi bölücü bir fikir hareketinin başı da olabilirdi. Bu kaynayan zekâ için bir doktrin bulmaktan kolay ne vardı? Bunu da yapmadı. Sağlam, tehlikesiz her türlü ayırıcı hareketten uzak bir devlet şeklini, bir hukuk devletini kurmakla yetindi. İyi bir cerrah gibi milli hayatın teşhisini yaparak inkılaplarını vücuda getirdi. 

Mustafa Kemal inkılaplara yukarıda bahsettiğimiz vaziyet fikrinde en iyi izahını bulur. Vaziyet fikri, realite fikridir ve Batılı insanın en büyük silahı ve en büyük kuvveti ekonomisidir. Türkiye’nin ihtiyaçlarını nefsinde yaşamış gibi biliyordu. Kendisinden yüz sene evvel hangi şartlar altında ve sıfırdan başlayarak yürüdüğümüzün farkında idi. Garp medeniyetinin ışığına ve insan haklarına büyük bir şevkle koşmuş, fakat mazi başlarını gereği gibi koparamadığımız için durmadan bir pervane gibi yolun fenerlerine çarpmıştık. Mustafa Kemal üst üste inkılaplarıyla bu cansız ve yol kesici bağları kopardı. 

Hiçbir çiftçi tarlasını bu kadar dikkatle ayıklamaya çalışmamıştır. Bütün kuvvetiyle memlekette hüküm süren ikiliğe ve onları besleyen müesseselere yüklendi. Devrinde o kadar tenkit edilen, hâlâ bile sathi bir iş gibi görenler bulunan Kıyafet İnkılabı haikkatte bizi bir lahzada şüpheli bir vaziyetten çağdaş bir vaziyete getirmiştir. Hakikatte Mustafa Kemal inkılapları bir tereddüdün bir eşikte duraklamanın sona ermesiydi. 

Evet, kıyafet şekildir ve ruh ancak şeklin ve maddenin içinde kendisini idrak eder. İyi amma, kıyafetimiz bütün hayatımızı, düşüncemizi biz farkında olmadan idare eder. Laiklik zarurî idi. Muasır insan olabilmemiz için bu çemberden çıkmamız lâzımdı. Hukuk ve kanunlar meselesi de böyle idi. Eski hukuk, Müslüman medeniyetinin çerçevesinden çıktığımız gün örf olmuştu. Örf, büyük manasıyla medeniyet ve kültüre karşı gelirse terk edilir. İnsan değişen mahluktur. Çünkü, tecrübelerini birbirine nakleden, birbirinden derinleştiren mahluktur. Atatürk’ün yaptığı veya başladığı hiçbir şey yoktur ki, bizi özlediğimiz bütünlüğe götürmesin. 

Bütün bunları yaparken bir lahza bile takatimizin üstünde, fikri hazırlığımızın üstünde hayallere kapılmadı ve tehlikeli bir maceraya girmedi. Münevvere halkı gösterdi; memleketin yolunu ve meselelerini açtı. Kitleye yolunu işaret etti ve oraya doğru beraber yürüdü. Her haliyle ‘Bugün belki itiyatlarınızda rahatsız olursunuz, fakat yarın çocuklarınız mes’ut olur.’ der gibiydi. 

Gözlerini hayata yumduğu zaman, modern Türkiye batılılaşma hareketini başarmış, medeniyet değişmemizin ikinci merhalesi olan sanayileşme devrinin kapısına gelmişti. Yazık ki, İkinci Cihan Harbi hamleyi bu noktada durdurdu. Hayat sabırsızdır. Düşünce daima bütünü ister. Ancak hakiki aksiyon adamıdır ki olduğu yerde dönmekten ve kuvvetlerini beyhude yere israftan başka bir şey olmayan bu sabırsızlığı, iyi niyet hoşnutsuzluğunu işleri sıraya koyarak müspet bir kuvvet haline getirir. Bu çabada bize Atatürk türlü maziyetleriyle daima en iyi örnek olacaktır. Hayatının her merhalesi, şahsiyetini yapan her çizgi gibi biçim için sonsuz bir tecrübe, nesilden nesile kudreti artacak bir derstir. Onun realite duygusu, vazife hissi, milli davalarda maceradan sakınması, ferdi hayatından ihtirası bir kalemde tarhetmesi, daima bir kuvvetler ve imkanlar muhasebesinde yaşamasını sağlayan muvazene ve ölçü fikri, herşeyden evvel bir hukuk devleti adamı olması, ekip adamı olması bu hayata onu taklit etmek için değil, -çünkü bu imkansızdır- gerektiği gibi eğildikçe bize yardım eder, bizi iyiye doğru götürür.

ameliye: işlem

şümullü: kapsamlı 

terkip: bileşim 

tabiye ıstılahı: tabiye terimi

vaziyet mütalaası: durum üzerinde düşünme 

ricat: gerileme

icra: yapma, yerine getirme 

halef: arda 

payitaht: başkent 

agora: alan 

tekaddüm eden: önce gelen 

ilzam: susturma 

muayyen: belirli 

salabet: sağlamlık 

meş’um: uğursuz 

muasır: çağdaş 

tanzim: düzenleme

muvazene: denge 

hurdehaş: tuzla buz 

ifrat: aşırılık 

maruz kalmak: uğramak 

teşhis: tanıtma, ayırma 

tabir caiz ise: denilebilirse 

şevk: istek 

teşekkül: kuruluş 

Demokrat Parti idaresi bu derse ve bu büyük tecrübeye gözlerini kapadığı için on senemizi ve bu kadar imkânı yaktı, kül etti. İkinci Cumhuriyet’in yeni Türkiye’sinin kurucusunun yolunda hiç tereddütsüz yürüyeceğine eminiz ve bununla mesuduz.

(Ulus, 21 Kasım 1960) 

sathi: yüzeyde 

örf: âdet, töre 

münevver: aydın 

merhale: aşama 

Bir cevap yazın