Ahmet Emin Yalman 10 Yıldır Uzak Kaldığı Gazeteciliğe Nasıl Dönmüştü?

Ahmet Emin Yalman, Ulusal Kurtuluş Savaşı ve arkasından da Cumhuriyet ilan edildiği günlerde Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya karşı cephe alanlardandı. Hatta bir ara İstiklal Mahkemesi’nde de yargılanmış, fakat aklanmıştı. Bunun üzerine Ahmet Emin gazeteciliği bırakmış, daha açık yazarsak, gazetecilik mesleğinden yasaklanmış ve iş yaşamına atılmıştı. 1936 yılına kadar ticaretle uğraşan Ahmet Emin, sevdiği gazetecilik mesleğinin özlemiyle yaşamaya mahkum olmuştu. Taa ki, talihinin onu 1936’nın Ocak ayı başlarında bir gece Ankara’da Karpiç lokantasında Atatürk ile karşılaştırmasına kadar.

O gece yaşanılanları, Ahmet Emin Yalman ‘Yakın Tarihte Gördüklerim’ adlı anılarının üçüncü cildinde, oldukça akıcı, yüreğinizi ısıtacak ve okudukça bitmesine istemeyeceğiniz bir biçimde dile getirmişti:

1936 ocak ayının ilk günlerindeydi. 1925 ağustosunda gazetecilik mesleğinden ayrılışımda beri çile dolu on buçuk yıl geçmişti. Bir akşam Ankara’da eşim Rezzan Petrol Arama Dairesi Müdürü Columbia Üniversitesinden mektep arkadaşım ve candan kardeşim Cevad Eyüp Tasman, Petrol dairesinden Mikropaleontoloji uzmanı olarak çalışan Miss Jordan ve yine Petrol İdaresine mensup diğer bir Amerikalıyla beraber Karpiç lokantasına gitmiştik. Bu günümüzün diğer her hangi bir günden farklı bir şekilde biteceğine dair ortada hiç bir emare yoktu. Bütün Hayatımın en heyecanlı günlerinden birini yasamakta olduğumu hiç bir şey önceden belli etmiyordu.

Birdenbire ortalık karıştı. ‘Atatürk dostlarıyla beraber geliyor’ sözü ağızdan ağıza dolaştı. Bize yakın bir masayı kendisi için hazırladılar. İlk düşüncem, savuşmak olmuştu. Eski muhalefet gazeteciliği yıllarımdan ve İstiklal Mahkemesi macerasından sonra Atatürk’den ve etrafındakilerinden ne muamele göreceğimi kestiremiyordum. 

Dolmabahçe’deki Tarih Kongresi, Moda Klubü, Anadolu Klubü gibi yerlerdeki uzaktan uzağa karşılaşmalar dışında on bir yıldan beri Atatürk’ün muhitinde hiç bulunmamıştım. Fakat Atatürk ve yanındakiler artık içeri girmiş bulunuyorlardı. Kaçmak pek çirkin bir şey olacaktı. Çaresiz kadere boyun eğdik ve kaldık.

Aradan pek az zaman geçmişti ki Atatürk’ün masasında bulunanlardan Kılıç Ali Bey bizim masaya yaklaştı ve eşimi dansa devet etti. Az sonra Atatürk’ün yaveri yanıma geldi. Atatürk’ün masasında bulunanlardan birini dansa davet etmemin münasip olacağını kulağıma fısıldadı. Bunlar çok iyi alâmetlerdi. Bana Mütareke ve İstiklal Harbi yıllarında çok yakınlık göstermiş olan Atatürk’e saygılarımı belli etmenin zamanı gelmiş olduğuna karar verdim. Atatürk’ün dansta bulunduğu bir sırada masasına yaklaştım. 

Kılıç Ali Beye dedim ki:

-Uzun yıllardan beri Büyük Lidere saygı ve sevgimi belli etmek fırsatından mahrum kaldım. Bunu yapmama izin verirler mi?

Atatürk masaya dönünce ikisi arasında kısa bir konuşma oldu. Sonra Atatürk’ün sağ ve soluna iki iskemle konuldu. Yaver, eşimle beni masada yer almaya çağırdı. Atatürk’ün geldiği duyulunca, lokanta dolmuştu. Bahsettiğim manzaraya lokantada bulunan Türk ve ecnebi yüzlerce kişi şahit olmuştur. Bütün ömrümde başımdan geçenlerin en heyecanlılarından biri olduğu ve Atatürk’ün ne kadar tatlı ve hoş bir şahsiyeti bulunduğunu belli ettiği için o akşam Atatürk’ün Sofrasında olup bitenleri harfi harfine anlatacağım… Atatürk her şeyden önce ne içeceğimizi sordu. Diğer bir masada votka içtiğimiz için buna devam etmek istediğimizi söyledik. 

Yeniden gazeteciliğe dönmeyi istiyor musunuz?

Bunun üzerine:

-Unutmayın, dedi. Votka su karıştırmadan içilir.

Atatürk sonra bana döndü:

Asıl mesleğinizden uzak düştünüz. Bu halinizden memnun musunuz?

Ben daha ağzımı açmadan, eşim Rezzan cevap verdi:

-Ben memnun değilim. Bir gazeteciyle evlendim, bir müddet sonra iş adamı oldu. Ben buna hiç razı değilim.

Bu sözler Atatürk’ün pek hoşuna gitti, güldü. Tekrar bana sordu:  

Yeniden gazeteciliğe dönmeyi istiyor musunuz?

-Elbette, dedim. Çok sevdiğim mesleğimin dışında geçen yıllar bana ağır kürek mahkumluğu cezası gibi geliyor.

-Öyleyse söyleyeceklerime iyi dikkat ediniz. Size soracağım suale doğru cevap verirseniz, yeniden gazetecilik edebilirsiniz: Uzun yıllar evvel, benim Selânik Askeri Rüştiyesinde çok sevdiğim bir yazı hocam vardı. Bu hoca bende her halde bazı meziyetler görmüştü ve bütün derslerden tam numara aldığım dikkatini çekmişti. Sınıfın birincisi olmamı sağlamak için, yazımın âdeta okunmaz gibi olmasına rağmen, bana yazı dersinden tam numara verdi. Aradan yıllar geçti. Bu zaman zarfında ben memleketime ve barış davasına bazı hizmetlerde bulunduğumu sanıyordum. Hocamın oğlu siyaset meydanlarında karşıma çıktı. Bütün hizmetlerime karşılık bana sıfır numara vermeye kalkıştı. Buna diyeceğiniz nedir?

Atatürk, bir taraftan Askeri Rüştiyesi’nde Tarih ve Yazı hocası olan babamı, diğer taraftan benim müstakil bir gazeteci sıfatıyla olan tenkitlerimi ima ediyordu. Büyük bir heyecan içindeydim. Dedim ki:

-Memlekette ve dünya barışına olan yaman hizmetlerinize tam değerini vermek bakımından hiç kimseden geri sanılmayı kabul edemem. Bu hizmetler, en aşırı ümitlerimi aşacak nitelik taşıyor. Yaptıklarınıza o kadar değer veriyordum ki sizinle ilgisi olan herşeyin aynı ölçüye uymasını içim istedi. Bütün tenkit ve ikazlarım bu emelden ileri gidiyor. Araya bazı hatalı görüşlerim karışmış olabilir; pratik icapları ve imkânları ölçmekte vakit vakit yanılmış olabilirdim, fakat size karşı sevgim daima hudutsuzdu ve tekitlerimin iyi niyeti ise pürüzsüzdü. Ben bir bir siyasi emeli ve ihtirası olmayan bir gazeteciyim. 

Hiç kimsenin tesiri altında yazı yazmadım ve bütün tenkitlerimde yalnız memleketin iyiliğini düşündüm. 

Konuştukça heyecanlarım bir kat daha artmıştı. Gözlerim dolmuştu. Atatürk cevap verdi:

-Söyledikleriniz sualime iyi bir karşılıktır, iyi niyetinizi biliyorum, bilmesem sizinle hiç konuşmazdım. Şimdi bana söylediklerinizi halka ilân etmeye hazır mısınız?

-Hazırım.

-O halde size dikte edeceğim bir açıklama şeklinin notunu alınız.

‘Bu memleketi haraplıktan kurtaracak bir adam yok mu?’

Kağıt ve kalem buldum. 

Gazetecilikteki alışkanlığın tesiriyle eski haflerle not tutmaya başladım. Atatürk hoşnutsuzluk ifade eder bir tavırla sordu:

-Sağdan sola doğru yazdığınız o garip şeyler ne oluyor?

Özür diler gibi bir tavırla cevap verdim: 

-Stenografi…

-Bunu unutunuz, yeni Türk harflerini her vesile ile kullanınız, onlara alışınız. Biraz zahmetli bile olsa, eski alışkanlıkları bir tarafa bırakmazsak, yeni harfler kök tutamaz.

Atatürk’ün dikte ettiği ve benim yeni harflerle zapt ettiğim açıklama şuydu: 

“On yıldır mesleğimden uzak düştüm. Bu zaman bir milletin hayatı için kısa bir devirdir, fakat fertlerin hayatında çok yer tutar. On yıl önce, ‘Tabiat Kuvvetlerinin’ gidişine ayak uydurmata zorluklar geçirdim. Bu benim kabahatim değildi. ‘Tabiat Kuvvetlerinin’ de kabahati değildi. Kusuru ortalığa hakim olan hal ve şartlarda aramak icap eder. Tecrübe sahalarında on yıl müddet ders gördükten sonra, bir Türk şairinin:

‘Bu memleketi haraplıktan kurtaracak bir adam yok mu?’ diye sorduğu suale:

‘Evet var’ diye cevap veren adamla yeniden işbirliğine girişmeye kendimi istidatlı ve hazır görüyorum.” 

Atatürk dedi ki:

-Yazdıklarınızı yüksek sesle okuyunuz herkes duysun…

Okumaya çalıştım. Beceremedim. Heyecanım derindi. Zoraki surette içine girdiğim iş hayatından kurtuluyordum, çocukluğumdan beri sevdiğim, bağlı bulunduğum mesleğin kapıları bana açılıyordu! Atatürk ne kadar heyecanlı olduğumun farkına vardı. Şu sözleri söyledi: 

-Siz çok heyecan içindesiniz. Okuyamayacaksınız. Bırakın da bunu eşiniz okusun.

Eşim Rezzan bir iskemleye çıktı. Açıklamayı yüksek sesle okudu. Lokantada bulunanların hepsi bunu hararetle alkışladılar. Çünkü bir sevgi ve ahenk sahnesinin şahidi oluyorlardı. Çünkü gözleri önünde cereyan eden hadise, Türk basınında daha geniş bir münakaşa hürriyeti devrinin açılmak üzere olduğunun bir müjdecisiydi.

“Açıklama filan yapılmasına lüzum yok. Mesleğine derhal dönebilir.”

Atatürk, arzusunun yerine getirdiğinden dolayı eşime teşekkür etti ve dedi ki:

-Siz akıllı ve cesaretli bir Türk kızısınız. Yıllar evvel, memleketi işgal eden Yunan ordularına karşı girişmeye hazırlandığım umumi saldırışa tek gazeteci olarak yakından şahidi olmak fırsatını kocanıza verdim. 

Eşim özür diledi ve ‘Henüz nişanlandım’ dedi. 

Kendisini tenkit ettim ve bir ailebağı kuran bir adamın memleket hizmeti için kaybolduğu kanaatini ileri sürdüm. Şimdi bu sözümü geri almaya ve kendisini mahzur görmeye hazırım. Tâ başında ben de sizin gibi akıllı bir kızla karşılaşarak bir aile kursaydım, bütün hayatım başka bir cereyan almış olabilecekti. Ne yazık ki, talihim iyi gitmedi. Oturduğum masada birden fazla kişi tanıyorum ki, ilk evlenmedeki hatalarını, ikinci bir evlenme ile düzeltmişlerdir. Uygun bir hayat arkadaşı bulduklarından dolayı bütün hallerinin ve bütün zevklerinin ne kadar değiştiğine hayretle şahit oldum. Kılıç Ali bu aradadır. Ben bunu yapamadım. Biricik tesellim şudur: Ben her türlü bağlardan azadedeyim, umumî hayattaki vazifelerime icap eden zamanı ve enerjiyi ayırabiliyorum. Kendi hususî hayatıma istediğim cereyanı verebiliyorum, göreneğin ve protokolün esiri değilim. Umumi hayattaki bir insan için en büyük felâket, neşesini, görüşündeki selameti kaybetmek ve milyonlarca Türk’ün her günkü hatayile temastan uzak düşmektir. Bu felakete uğrayanlar, insanlıktan çıkarlar, serde yiğitmiş, sun’i bir mahlüka dönerler.” 

Ertesi gün Atatürk, Falih Rıfkı ile bana şu haberi yolladı: 

“Açıklama filan yapılmasına lüzum yok. Mesleğine derhal dönebilir.”