“Adına Vahdettin Denilen Lanetli…”

Süleyman Nazif Bey’in Malta’ya firar eden Vahdettin hakkında yazdığı, İleri Gazetesi’nde yayımlanan “Malta’daki” başlıklı makale:

İnsanlık tarih kaydetmeye başladığı bir zamandan son tarihçi son satırını yazacağı güne kadar, hiçbir faninin omuzlarında taşıyamayacağı derecelerde büyük ve ağır bir yükle Vahdettin tarihin huzuruna çıktı. Sultan Abdülmecid-i evvelin yalnız kanla şehvete tapan bu -her manasıyla- küçük oğlu yalnız kendi zamanının, kendi hanedanının, kendi kavim ve dininin değil, bütün insanlığın benliğinin yüz karası kalacak ve hünerleri dilden dile, kuşatan kuşağa nefretlerle aktarılacaktır. 

-Roma’nın tek bir başı olsa. Bir vuruşta kessem!.. 

Temennisini ilan etmiş olan İmparator Caligula, vatandaşlarının hançerine yine Roma şehrinde hayatını teslim etmiş, böyle zilletle kaçmamıştı.

Süleyman Nazif Bey

Derler ki bu deli imparator [Caligula] beygirine Roma’da çok büyük olan, Konsül payesini vermiş. Vahdettin’in, kendi kadar uğursuz damadı Ferid’i sadrazamlığa yiikseltmesi, Caligula’nın deliliğinden daha uygunsuz ve daha berbat oldu. O divane zalim Roma hükümdarının aradığı başı bu ihanete susamış padişah da pek çok aramış, aramış, lâkin yalnız satırını bulmuştu. Bu satır kâh başka milletlerin serpuşunu taşır, kâh Divan-ı Harp Reisi Nemrut Mustafa, Kâh Polis Müdürü Arnavut Tahsin kıyafetine, hasılı bin şekle, bin kalıba girerdi. Yozgat Mutasarrıf Vekili şehit Kemal’in, Bayburt Mutasarrıfı mazlum Nusret’in cenazeleri önünde sallandıkça kendi milletinin kanına susamış olan Vahdettin şehvetle titredi durdu. Dinine, devletine aşık ve çok büyük alim Musa Kazım Efendi’yi Şeyhülislamlık makamından Bekirağa Bölüğü yoluyla mezarına gönderdiği zaman, güya İslâm’ın Halifesi olan Vahdettin, aleyhimizdeki hal ve niyetleri de isimleri gibi malum bulunan Patrikleri, resmi niyaz namelerle sarayına çağırıyor, ve gelirlerse Patrik Efendiler hazretinin ellerini, eteklerini öpeceğini kanlı vicdanında en mukaddes akide ve din olan Müslüman dinine yeminlerle temin ediyordu.

Neron da -ve itiraf edelim ki Vahdettin daha şahane- katliamlar ve daha yangınlar meydana getirmiştir. Fakat ne satırlarını düşmanlardan ödünç alma tenezzülünde bulunurdu, ne kundaklarını!.. Neron’u Hıristiyanlığın ortaya çıkmasıyla tehlikeye düşmüş olan kendi dininin gayreti, kendi asabiyeti çıldırtmıştı. Adına Vahdettin denilen lânetliyse hizmetkârlığı ile ecdadının altı yüz yıl iftihar ettiği bir din-i mübeyyin aleyhinde en amansız düşmanlarla birleşerek, o dinin en günahsız ve en fedakâr efradını dört sene doğrattı. 

Lisan-ı İslâm’da bir lânet olan Yezit, peygamberimizin yalnız bir hafid-i seyyidiyle bazı âl ve ona tabi olanları şehit ettirmişti. Ayıbını Malta Adası’nın kayalarından aleme teşhir etmekte olan Vahdettin ise, yine o Hazreti Peygamberin can ve cihana tercih ettiği din-i müezzini idama fiilen tasdik etti. Emevi Yezit’in bir Kerbelâ meydan-ı cinayeti önünde, Osmanlı Yezid’in bin bir siyasetgâhı yükselir. Ve bunlar yükseldikçe Vahdettin alçalır ve alçalır.

İngilizlerin Malta’ya sürdüğü Süleyman Nazif Bey ve arkadaşları HMS Resolution’un güvertesinde. İngilizlerce esir edilen, savaş gemisiyle Malta’daki esir kampına götürülen değerli Türk aydınları: Soldan sağa, Sait Paşa (Akbaytugan), Celal Nuri (İleri), Süleyman Nazif Bey, Velid (Ebbüziya)

Katolik Kilisesi Fransa tarihinin bir kahraman kızını: Jean d’Arc’ı Hıristiyan azizeliğe resmen yükselttiği hafta içinde, Vahdettin İslâm’ın ve Türk’ün çok büyük bir kerimesini: Halide Edip Hanım’ı idama mahkum ettirdi. 

Yıldırım Bayezid, sarayına iltica etmiş olan iki kalleş firariyi iade etmemek gayretiyle taht ve tacının enkazı üstünde can vermeyi kabul etmişti. Onun soyundan gelmiş olduğunu ilan eden Vahdettin ise kendi tahtına aşkla, imanla sarılmış olan elleri koparıyor, devrinin ele geçirebildiği en kıymetli adamlarını yabancıların desteğiyle ecnebi mekanlara sürdürüyordu. 

Ah!… Vahdettin keşke Malta Adası’ndan başka bir yeri karargâh edinseydi! Eski Türklerin kahramanlık öykülerine ait destanları halâ yılda birkaç kere bayramlarla kiliselerinin çatılarına okutturan, daha çok yakın bir geçmişte her sınıftan birçok Türk ve İslâm esirini yakından tanımış olan Malta Adası, Türkün ve İslâm’ın bu en büyük ayıp ve utancını keşke görmeseydi!” 

Vahdettin ecdadının -insanlık tarihinde önemli, İslâm tarihinde ise çok kutsal bir yeri bulunan- tahtına çıktığı zaman savaşın yorgunluğu ve güçlükleri herkesi bıktırmış, herkes zinde, faal bir padişaha bir baba, bir kurtarıcı gibi gözlerini dikmişti. O zaman herkesin kalbinden ve dilinden tek bir ses, tek bir dilek yükseldi: Padişahın etrafında toplanmak!.. 

Padişah kendi etrafında toplanmak isteyenleri ecnebi çizmelere çiğnetmek için memleketin en bozuk, en çürük unsurlarıyla birleşti. Hafiyelikten haydutluğa kadar her hareket Padişah ve yandaşları gözünde mubahtı. Elverir ki Türkün başı bir vuruşta kesilebilecek bir hale gelsin. Vahdettin, Türklerin Padişahı ve İslâmların Halifesi değil, Hürriyet ve İtilâf Kulübü’nün Beşiktaş Şubesi’nde gece gündüz çalışan adi bir ferdiydi.

Babasını öldürdüğü için mahkeme-i adliyece idama mahkum bir Ermeni’nin cezasını tasdikte tereddüt eden bu şefkatli hükümdar, Divan-ı Harpleri ile ‘Hilâfet Ordusu’ adı verdiği askerlerine kimleri ve kimleri katlettirmedi!… Cellâtlarına öldürtemediklerini Divan-ı Harplerine mahkum ettirmekle asabındaki şöhret-i zalimi teskin etmeye çalışıyordu. 

Türk’ü ve İslâm’ı kurtarmaya yemin etmiş olduğu için Mustafa Kemal Paşa kendine “Gazi” unvanı verilmesini ancak Vahdettin’in çıkardığı idam kararından sonra kabul etti. 

Benim bu bildiklerimi isterim ki insanlık ve İslâm alemi bilsin, Kuzey Kutbu’nun buzullarına, Afrika’nın kaynar çöllerine kadar, her Müslüman yurdunda Vahdettin’in ismi lânetle anılsın. İslâm alemi ilkokulların ilk sınıflarından, üniversitelerin son sınıflarına kadar her okulda, her kışlada, her fabrika ve dükkanda sefil mahluk olan Vahdettin’in resmini teşhir ile tarihini takdir etsin.


Süleyman Nazif Bey
 
Kaynak: “Malta’daki” İleri Gazetesi, 21 Kasım 1922, s.2, Atilla Oral, Charles Harington : Sömürge Valisi’nin Himayesinde Vahdettin’in İşgal İstanbul’u